Kırmızı Saçlı Kadın… Orhan Pamukvari bir baba-oğul kırımı hikâyesi

Orhan Pamuk herhangi bir kitabı yayımlanmadan az önce kamuoyu önüne çıkarak, doğrudan ya da dolaylı kimi yöntemlerle hazırlık çalışmalarını başlatır. Beklenti yaratmak ve büyütmek önemlidir ama kendimizi de yanıltmayalım. Nobel Yazın Ödüllü bir yazarı okur kitlesine tanıtmak yazarın, ne denli becerili olursa olsun, istemine, seçimlerine bırakılamaz günümüzde.

ZEKİ Z. KIRMIZI

Kafamda Bir Tuhaflık’tan (2014) hemen iki yıl sonra yayımladığı küçük romanı Kırmızı Saçlı Kadın’da (2016) yazarımız okura kılavuzluk etmeyi bir kenara bırakmış görünüyor. Kendisinde güçlü bir güdü olarak saptadığım böylesi önden biçimlendirmeyi, okurunu kitabına alıştırmayı (‘Haşlanan kurbağa’ çağrışımı da nereden çıktı?) ve her türden olası sapmayı önceden engellemeyi kolay kolay bırakacak biri değildir Orhan Pamuk. Onun için, en geniş anlamda, yazınsal kimliği açısından yaşamsal önemde bir konudur okurunu yönetmek. Ama biraz düşünürsek yazarın okur yönetimi yöntemlerini yalnızca görsel güdüleme ile sınırlamamak gerektiğini kavrıyor insan. Şunu biliyoruz. Orhan Pamuk herhangi bir kitabı yayımlanmadan az önce kamuoyu önüne çıkarak, doğrudan ya da dolaylı kimi yöntemlerle hazırlık çalışmalarını başlatır. Beklenti yaratmak ve büyütmek önemlidir ama kendimizi de yanıltmayalım. Nobel Yazın Ödüllü bir yazarı okur kitlesine tanıtmak (‘pazarlamak’ demeye dilim varmadı) yazarın, ne denli becerili olursa olsun, istemine, seçimlerine bırakılamaz günümüzde. Ülkemizde bile böyledir durum. Öyleyse ‘okur yönetimi’[1], yani kılavuzluk gerçekte kapsamlı biçimde sürmektedir. Burada değişen biçimler, yöntemlerdir. Ayrıca yazarımız söyleşi ve tanıtım çalışmalarında Kırmızı Saçlı Kadın romanının oğulun babayı değil babanın oğulu öldürmesi yerleşik söyleninin kilit işlevini imlemiştir. Özellikle 10.yüzyıl şairi Firdevsi’nin kaleme aldığı İran destanı Şehname’de (977-1010) Zaloğlu Rüstem ile oğlu Sührab’ın öyküsünü kalıp olarak kullanacaktır. Bilmeden, baba ile oğul savaş alanında karşılaşırlar ve baba oğulu vurur. Daha sonra durumu öğrenseler de ölümün önüne geçilemez. Kitabın kapağında İngiliz şair, ressam Dante Rosetti’nin (1828-1882) resmi, Regina Cordium (1860), Yüreklerin Kraliçesi (Quenn of Hearts) Kupa Kızı olarak tasarlanıp çizilmiş. Yukarıdan aşağı yırtık ise Pamuk seçimi ve romanın içeriğine gönderme (olmalı).

Dante Gabriel Rosetti, Regina Cordium, 1860. 

Kitap Nietzsche, Sophokles, Firdevsî’den yapılmış üç alıntıyla açılıyor. Üç ana Kısım’dan oluşuyor. Şöyle başlıyor: “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum. Okuyucularım, hikâyeyi anlatmaya başladım diye olayların sona erip arkada kaldığını da sanmasınlar. Hatırladıkça olayların içine daha çok giriyorum. Bu yüzden sizlerin de peşim sıra baba ve oğul olmanın sırlarına sürükleneceğinizi hissediyorum.” (KSK, 9)

Orhan Pamuk’un en sevdiği roman gereci

Sır’ sözcüğüne bir im koyarak anlatıcı genç oğulun babasının sol siyasetle ilgili bir insan olduğunu belirtelim. Anne ise siyasete ilgisiz. Anne baba arasında kavga nedenlerinden biri budur. Eczacı baba ikinci kez ortadan yok olduktan sonra (ilkinde gözaltına alınmış, tutuklanmıştı), 1985’te genç liseli oğul, kitapçı Deniz Ağabeyinin yanında çalışır ve kitap okumayı sevmektedir. “…ve bir de rüyalar üzerine bir derleme. Bu derlemedeki bir yazı bütün hayatımı değiştirecekti.” (KSK, 11) Bu tümcenin bizi Yeni Hayat’a (Orhan Pamuk, 1994) göndermemesi olanaksız bu arada: “Bir gün bir roman okudum ve bütün hayatım değişti.

Annenin isteği üzerine eniştesi onu Gebze dolayında bir bostana gözcülük işine yerleştirir. “Bostanın yanındaki bahçede bir su kuyusu kazılıyordu.” (KSK, 12) Bir süre sonra kuyucu ustasının (Mahmut Usta) yayında çırak olur. Kuyu, toprak değişmeceleri (metafor) bizi kendiliğinden Doğu gizemine (sır) taşır işin başında. “İnsanın sevdiği, kıymetli bir şeyini kuyuda bırakıp sonra da unutması acaba neyin işaretiydi?” (KSK, 50) Okur belleğimiz bir dizi bilinçli bilinçsiz çağrışımın saldırısına uğramıştır bile. (18) Mahmut Usta’nın ‘küçük bey’idir genç. (20) En yakın yerleşme olan Öngören Kasabası, İstanbul’un Avrupa Yakası’nda yakın tarihi örnekleyen bir yerleşmedir (prototip). Yazar bizi yine kent toplumbiliminin alanına taşımaktadır. Orhan Pamuk tutkusudur bu, en sevdiği roman gerecidir kent (malzeme).  Ustayla genç çırak kasabaya alışverişe indiklerinde Kırmızı Saçlı Kadın’la, romanın güçlü ve katmanlı imgesiyle ilk karşılaşma gerçekleşir. “Aslında yüzünü tam görememiştim. Annesiyle acaba niye kavga ediyorlardı? Edası etkilemişti beni. Kırmızı saçları ışıkta tuhaf bir şekilde parlamıştı. Bir an bana eskiden tanıdığı biriymişim gibi, burada ne işin var diye sorar gibi bakmış, tam o sırada göz göze gelmiştik. Sanki ikimiz de bir hatırayı arar, hatta sorgular gibi bakmıştık birbirimize.” (KSK, 23) Erkeğin yaşamının her evresi bu kadın imgesiyle ilişkilenir. Ergen, olgun, yaşlı, sevgili, koca, oğul, vb.

Üzerinde kesikler, benler, kıllarıyla çadırda uyuyan Mahmut Usta Gulliver’in devi gibi görünür. (28) Mahmut Usta aynı zamanda öykü anlatıcıdır. Özellikle ders içeren, dinsel öyküleri kendince yorumlayarak anlatır. (30) Örneğin, Yusuf peygamber öyküsü, adil olmayan babanın evladını kör edişini anlatır. Roman anlatıcımız genç ise bu öykü nedeniyle ustasına öfkelenmiştir. Antensiz, bulanık TV görüntüleriyle çadır yaşamı böyle sürüp gitmektedir. Babanın ikinci kez dönmemecesine yitiklere karışıp gitmesi çocuğun takıntısıdır: “Kırmızı Saçlı Kadın’ın babası ne iş yapıyordu acaba? Onu görememiştim. Belki o da, benim babam gibi kayıplara karışmıştı.” (KSK, 32) Usta ise babanın boşluğunu dolduracak örnektir: “‘Benim ustam babamdı’ derdi, bir öğretmen tavrıyla. ‘Sen de iyi bir çırak olacaksan, bana oğul gibi olacaksın.’/ Mahmut Usta’ya göre usta-çırak ilişkisinin sırrı, baba-oğul ilişkisine benzemesiydi. Her usta, bir baba gibi çırağını sevmek, korumak ve eğitmekle yükümlüydü.” (KSK, 34) “Bazan rüyalarımda üçüncü bir göz olur, hem Mahmut Usta’yı hem de onu takip eden genç halimi aynı anda uzaktan seyrederdim.” (KSK, 75)

“Hiçbir şey olmamış gibi yaparsanız…”

Bir kezinde rolleri değişirler, çocuk ustasına Oidipus’un öyküsünü anlatır. Usta da bu öyküden hoşlanmamıştır. Mahmut Usta su bulma konusunda tüm başarısızlıklara karşın direnmektedir. Arsa sahibi vazgeçer ama usta geçmez. Kasabada çadır tiyatrosunun oyuncuların biridir gerçekte Kırmızı Saçlı Kadın. Oğulun baba takıntısına yanıtı ise açıktır kadının: “‘O zaman sana babalık etmemiş’ dedi Kırmızı Saçlı kadın. ‘Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, Paşa baba, Mafya babası… Burada kimse babasız yaşayamaz.’” (KSK, 68) Kadınlık bilinciyle baba arayışlarının derin nedenini kavramış, ama bekleneceği üzere erkek evreninden koparmamıştır kendini. Genç çocukla da anlaşılabilir nedenlerle (yola, yaşama hazırlamak, garipliğini, babasızlığını unutturmak, vb.) sevişir: “O gece hayatımda ilk defa bir kadınla yattım. Çok sarsıcı ve çok harikaydı. Bir anda hayat, kadınlar ve kendim hakkında bütün düşüncelerim değişti. Kırmızı Saçlı Kadın kendimi ve mutluluğu öğretmişti.” (KSK, 72)

Bir gün kancadan kurtulan dolu kova kuyudaki Mahmut Usta’nın üzerine düşer. Pılı pırtısını toplayan genç (Cem) ustasını kuyuda ölü bırakarak arkasına bakmadan kaçar. “Uzun bir süre kimseyle konuşmadım. Dünya ile arama uzaklık koydum. Dünya güzeldi, içim de güzel olsun istedim. İçimde bir suçluluk, hatta kötülük yokmuş gibi yaparsam, yavaş yavaş kötülüğü unuturdum. Böylece hiçbir şey olmamış gibi yapmaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi yaparsanız ve gerçekten de hiçbir şey olmuyorsa, hiçbir şey olmaz sonunda.” (KSK, 89) Aradan zamanlar geçer, yaşam ilerler, okuma tutkusu süren genç artık varsıl, evli bir yaşam sürmekte, büyük şirket yönetmektedir. Okuma tutkusu onu Şehnâme’nin özgün baskılarına dek taşır. “Çok geçmeden ölmüş oğlunun başında ağlayan ya da yaralı oğlunu iyileştirmeye çalışan adamın resimleri gene çıktı karşımıza. Baba, İran’ın milli destanı Şehnâme’nin kahramanı Rüstem’di. Ben kitaplara meraklıydım ama her modern Türk gibi Şehnâme’yi, Rüstem ve Sührab’ı bilmiyordum, ama resmin verdiği duygu baktığımın ruhumun derinliklerindeki baba olduğuydu.” (KSK, 106) Pamuk ağısını akıtmayı iki ara bir derede becerdi bile: “her modern Türk gibi Şehnâme’yi, Rüstem ve Sührab’ı bilmiyordum.”  Oidipus’la Sührab öykülerinin ayrılıkları ve benzerlikleri üzerinde durur. (111) Baba kırımı ile oğul kırımı daha başka türlü okunabilir mi? Pamuk, romanında yeni bir okuma mı öneriyor? Yıllar geçmiş, “Çünkü İstanbul büyüye büyüye Öngören’i yutmuş, Mahmut Usta ile kuyusu şehrin ormanında bir yerde kaybolmuştu. Suçlu muyum, değil miyim anlamak, huzursuzluktan kurtulmak için Öngören’e gitmeliyim diye düşünürdüm yine. Ama onun yerine Şehnâme’yi ve Kral Oidipus’u yeniden okumak, başka hikâyelerle Rüstem ile Sührab’ın ve Oidipus’un hikâyesini karşılaştırmak bana yeter, kendimi tutardım.” (KSK, 113)

Baba arayışı umutsuzca sürmekte (116) ve Pamuk konunun üstüne, yapmacık, kışkırtıcı bir edayla, neredeyse benzinle gitmektedir: “Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı? (KSK, 115) Babasız (devletsiz) neden olmuyordu? İlle de taşımalı mıydık baba (devlet) korkusunu? Başka türlü, biri (kişi) olamıyor muyduk? “O akşam, bu hem çok tanıdık, hem de yıldırıcı devlet korkusunu Moskova gecesinin yıldızsız karanlığına bakarken de hissettim. Korkunç İvan’da pişmanlık duygusuyla birlikte oğluna karşı aşırı bir sevgi, şefkat de hissediliyordu.” (KSK, 122) Korkunç İvan da Çarlık uğruna oğlunun canına kıymıştı.

Bu arada, biz okurla bu karı koca çift hakkında, anlatılanlara bakarak, yanlış bir izlenim edinmemizi hemen araya girip düzeltir anlatıcımız: “Okurun Ayşe’yle beni sürekli entelektüel filmlere giden, metinlerden ve resimlerden burnunu çıkarmayan kitabî bir çift gibi hayal etmesi yanlış olur.” (KSK, 125) Yerinde bir araya girmedir bu, çünkü okur alıp başını gitmek üzeredir.

Kuyudan çıkış, kuyuya dönüş

Bu arada yitik baba, ortaya çıkmış, arkasından ölmüştür. Dirisiyle buluşamayan oğul (Cem) babasının cesedinin yanına uzanır. (133) Öte yandan kuyu içinde öldüğünü sandığı Mahmut Usta ölmemiştir. Gerçek baba ölmüş ama ölümüne neden olduğunu sandığı baba Mahmut Usta sanki dirilmiş, geri dönmüştür. Gerçekte ölmemiş, suyu bulmuş, otuz yıl boyunca Cem onu öldürdüğünü düşünmüştür. (137) Şimdi tam burada gırgırına yazarın ‘tuhaf’ şakasını ben sürdüreyim. Rastlantı bu ya, Sırrı Bey (bir avukat mıydı?) Cem’in Maocu babasına devrimci gençlik yıllarında atılan iftirayı anlatırken, Kırmızı Saçlı Kadın’ın da babasının gençlik aşkı olduğunu ama örgüt önderiyle evlenmeyi seçen kadının, öldükten sonra babasına dönmek yerine ölenin kardeşi Turgay’la evlendiğini öğrenir Cem. Üstelik bu aşk öyküsü babanın evlilik yıllarında geçer. Cem 8-9 yaşındayken… Şimdi Sırrı Beyin muhasebecisidir Kadın’ın oğlu. (139) Baba-oğul 7-8 yıl arayla aynı kadınla (Kırmızı Saçlı Kadın) yatmış oluyor bu durumda. (141) Dahası var. Kırmızı Saçlı Kadın’ın Cem’den olan oğlu Enver bölgeye imar için giren Sührab Şirketi’nin sahibi Cem’e bir mektup yollamış, babası olduğunu söylemiştir: ‘Oğlundan korkma!’ (142) Eh, bu karmaşık öyküye ve duyguya Cem nasıl dayansın?  “Babasız ve oğulsuz bir hayalet gibi sokaklarda uzun uzun yürüdüm.” (KSK, 139) Kuyudan çıkılmış, kuyuya dönülmüştür. Kendini Serhat diye tanıtan oğlu Enver babası Cem’e kılavuzluk eder. (160, vd.) Cem’in karısı Ayşe, Enver’in (Serhat) babası Cem’i öldüreceğini düşünmektedir. (165) Baba oğul eski kuyunun başında buluşur. Oğul üstüne üstlük, İslamcıdır. Baba-oğul kuyunun başında kapışırlar. Tıpkı Zaloğlu Rüstem’le oğlu Sührab gibi. (171)

Kitabın kapağında İngiliz şair, ressam Dante Rosetti’nin (1828-1882) resmi, Regina Cordium (1860), Yüreklerin Kraliçesi (Quenn of Hearts) Kupa Kızı olarak tasarlanıp çizilmiş. Yukarıdan aşağı yırtık ise Pamuk seçimi ve romanın içeriğine göndermE.

Roman kısa üçüncü bölümle birlikte anlatıcı değiştirir. Artık anlatıcımız Kırmızı Saçlı Kadın’dır. Öyküyü kendi açısından yorumlayarak anlatır. Kadın bakışı vurguludur: “Erkeklerin gururunu, zayıflığını ve kanlarındaki bireyciliği otuz beşine gelmeden öğrenmiştim artık. Babalarını da, oğullarını da öldürebileceklerini biliyordum. Babalar oğullarını da öldürse, oğullar babalarını da öldürse erkeklere kahraman olmak, bana da ağlamak kalıyordu yalnızca. Belki de bu bildiklerimi unutup başka yerlere gitmeliydim.” (KSK, 182) “En arsız erlerin, en edepsiz sarhoşların, en rezil tacizcilerin bile ağlayan bir kadını görünce yatışmalarının nedenini kavramıştım. Alemin mantığı anaların ağlaması üzerine kurulmuştu.” (KSK, 50) Aslında doğru ve evrensel denebilecek bir saptama yapmaktadır, kendisi de baba-oğul kırımlarının aracılığını ne yazık ki üstlenerek. Ama Orhan Pamuk’un bu yönde bir karışması (müdahale) olmaz. Zaten inandırıcı da olmazdı. Kuyu başında ölen bu kez baba (Cem), öldüren ise Enver’dir (oğul). (187) Yaşam, söylenin (mit) iki parçasını, iki yüzünü bir araya getirmiş (191), Oedipus Rüstem’le (oğul babayla) buluşmuş, bir ve aynı kişi olmuştur. Her baba bir oğul, her oğul da bir baba kıyıcısı, öldürücüsüdür (katil). Tarih başka seçenek bırakmamıştır ve kadın bu öykünün başsız sonsuz seyircisidir. Babasını öldüren Enver, oturur, bu romanı (Kırmızı Saçlı Kadın) iki kişinin ağzından yazar, yasal olmayan babası ve annesinin ağzından.

(Sürecek)


[1] Kavram 80’ler sonrasının ‘sürdürülebilirlik’, ‘sivil toplum örgütü’, vb. kavramlarının arkasından özellikle toplum ve işletim yönetimleri söz konusu olduğunda, tüketimi ve tüketiciyi istenen çizgiye çekip amaca uygun biçimlendirme amaçlı yarı teknik bir kavram olarak yaygınlaştı. Örneğin, kentiçi ulaşımda, ulaşım yönetimleri insanların yolculuk eğilim ve gereksinimlerine göre tasarım yapmak yerine kente ilişkin siyasal kararlar ve uzantısı kentiçi ulaşım yeğlemelerini kentli insanlara önerir, hatta dayatırlar. Bu yaklaşım ne her zaman yanlış ne de her zaman doğrudur. Benzeri at-araba (At mı arabayı çekiyor, araba mı atı?) ilişkilerindeki terslenme günümüz tüm yaşam alanları için söz konusudur, tüm yayıncılık uğraşıları da içinde olmak üzere…

 

PAYLAŞMAK İÇİN