Eskimiyen

Hz. Muhammed işçi miydi, patron mu?

KÖKSAL ÇİFTÇİ

Giriş

İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın adlı eseriyle 1980’lerin sonlarına doğru karşılaştık.

Okur okumaz biz genç solcuların pek çoğu “Din eleştirisi işte böyle yapılır!” dedik.

Ardından arka arkaya Turan Dursun’un yapıtları geldi.

Gençliğimizden beri din ve sanat ilişkisi ilgimizi çekmekteydi ve gelişimimizi hızlandırmada, tamamlamada, minnettarız, bu insanların büyük yararları oldu.

Zaman ilerleyince fark ettik ki onların da öncüleri varmış.

Bunların en etkili olanı Macar asıllı ve Yahudi kökenli Ignaz Goldziher.

Örneğin, şarap ticareti Emeviler tarafından elinden alınan Peygamber’in amcası Abbas’ın, ticari rekabet gereği fetva verip “İslam’da şarap haram” yanlılarını desteklediğini Goldziher’in hadis çözümlemeleriyle ayrıntılamasına hayran kalmıştık.

Ayrıca gördük ki, ülkemiz ilahiyatçıları farklı fraksiyonlarda öbeklenmişler.

Bunlardan birincisi, Yaşar Nuri Öztürk gibi Muhammed İkbal’i fikir babası görüp[1] “Kur’an’a dönüş” tezini savunanlar, ikincisi İhsan Eliaçık gibi Aliya İzzetbegoviç ve Ali Şeriati’yi kuramsal lider kabul edip[2] “İslam Sosyalizmi” fikrinin propagandasını yapanlar, üçüncüsü ise Turan Dursun, Cazim Gürbüz ve Arif Tekin gibi gençken dini bütün olup olgunluk dönemlerinde Kur’an’ı ve Muhammed’i reddederek deist ya da ateist yola girenler.

Sosyalist solun durumu ise o gün de sorunluydu, bize göre bugün de sorunlu.

Rodinson başta olmak üzere yerli yabancı hemen hiçbir Marksist, solcu, sosyal demokrat, örneğin W. Montgomery Watt kadar genelde dinlere, özelde de İslam’a sınıfsal çözümlemeli, emek-sermaye çatışması eksenli bakamadı. Tamamına yakını, din pazarlayıcılarının çizdiği sınırlar içinde kalarak “özgün fikir” üretmeyi denedi.

Dahası sol kanattan, Osmanlı tüccarlarının uydurduğu “Kazanan, Allah’ın sevgili kuludur” tabela sözünü “Para kazanan kişi Allah’ın sevgili kuludur!” şekline sokup “Bedeviler, Hz. Muhammed’in başlattığı devrimle, feodal bir uygarlığı kurdular!” sonucuna vararak bunu partisinin resmi görüşü yapan parti lideri bile çıkmıştır.

Bize göre içlerinde derinliği en az olanı, bu sonuncu çözümlemedir.

Konuyu bu en alt düzeyden alarak tartışmak, en sağlıklı yol olacaktır.

Muhammed dönemi Mekke’si için kurgusal bir görsel

Emek-sermaye çatışmasıyla neyi kastediyoruz?

Hz. Musa’nın hareketi emek-sermaye çatışması için en iyi örnektir.

Hz. Musa sanıldığının aksine dini liderden çok, köle ayaklanması önderidir.

Musa’nın Mısır’a gelen ilk dedesi Yusuf’tur. Yusuf, birçok serüven sonrası Firavun sarayına girip maliye bakanı, paranın patronu, yani “Firavun” olur.[3] Ailesini de yanına getirtir, lüks içinde yaşatır. Ne var ki zaman içinde Firavunlar değişir, yeni Firavunlar giderek İsrail kavmini hor görür, önce işçi, sonra hizmetli, en son da köle yaparak en ağır işlerde çalıştırmaya başlar.[4] Prens Musa -ki İsrail kanı taşıdığı tartışmalıdır- sokağa çıkar, bir İsrailliyi kırbaçla çalıştıran bir Kıpti’yi öldürür, kuma gömer. Saray gelişmeyi duyunca Musa Midyan diyarına kaçar, saray adamlığını bırakıp çobanlık yaparak hem dini lider Yetro’dan eğitim, hem de -inanca göre- tanrıdan yetki alır, Mısır’a döner ve köleleştirilmiş İsrail kavmini Filistin’e götürme çalışmalarını başlatır. Kölelerin götürülmesi, Mısır ekonomisinin çökmesi anlamına geldiği için girişim Firavun’u dehşete düşürür. Firavun’la Musa arasında masalsı ama amansız bir kavga başlar. Kazanan Musa olur ve köleleştirilmiş İsrail kavmine önderlik ederek onları Filistin’e, ana vatanlarına götürüp özgürlüğe ulaşmalarını sağlar.

Dikkat edilirse açıkça görülür, çatışma emekçi kölelerle sermaye sahibi Firavunlar arasında geçmektedir. Bu kadarcığı bile bizim Musa’yı köle isyanı lideri görmemize yetmiştir.

Sonuç olarak Musa’nın beş kitabı, dini telkin ve öte dünya vaadi içermeksizin köle-Firavun, başka deyişle emek-sermaye çatışması ve çekişmesinin öyküsünü anlatır.

Tevrat’ta Musa, dini lider olarak sunulmaz aslında. Dini telkin Yeşu’yla, altıncı kitapla başlar.

İsrail kavmi gerçek ilk peygamber olarak da Davut’u bilir ve İsa’da olduğu gibi sonradan gelen peygamberlerde hep Davut’un kan bağını arar; Musa’nın değil.[5]

Musa öldükten sonra Tevrat, din kitabına dönüştürülmüştür, derler.

İsa’nın davası da emek-sermaye eksenlidir.

Her solcu genç gibi bizim de ilk okuduğumuz, Marx ve Engels’in ortak metni olan Komünist Manifesto kitabıydı. Yıllar sonra İncil’e göz atmak gereksinimi duyduk. İçeriği şaşırtıcıydı. Öyle ki acaba hangisi daha “Komünist” diye merak edip Marx ve Engels’in manifestosuna yeniden döndük. Sanki İsa, emekten yana tavır alıp sermayeye kafa tutma konusunda Marx’tan ve Engels’ten daha heyecanlı davranmış gibi geldi bize.

İşte emek-sermaye çatışması içerikli birkaç İncil ayeti:

“Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin.” (Matta, 6. Bölüm, Göksel hazineler, ayet 19)

“İsa ona, ‘Eğer eksiksiz olmak istersen, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver.’… Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliğine girmesinden daha kolaydır.” (Matta, 19. Bölüm, Zenginlik ve sonsuz yaşam, ayet 20-24 arası)

“Malınızı satın, sadaka olarak verin.” (Luka, 12. Bölüm, Kaygılanmayın, ayet 33)

“Bunlar kendilerini elçilerin (havarilerin) öğretisine, paydaşlığa, ekmek bölmeye ve duaya adadılar.” (Elçilerin İşleri, 2. Bölüm, ayet 42)

“İmanlıların tümü bir arada bulunuyor, her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı.” (Elçilerin İşleri, 2. Bölüm, ayet 44)

“İnsanların topluluğu yürekte ve düşüncede birdi. Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için ‘bu benimdir’ demiyor, her şeyini ortak kabul ediyorlardı. … Aralarında yoksul olan yoktu. Çünkü toprak ya da ev sahibi olanlar bunları satar, sattıklarının bedelini getirip elçinin (havarinin) buyruğuna verirlerdi; bu da herkesin ihtiyacına göre dağıtılırdı.” (Elçilerin İşleri, 5. Bölüm, ayet 32-35 arası)

Muhammed’e, Kur’an’a ve Arapların feodal yapılanmasına dönelim şimdi.

Mekke’yi Feodal yapıya kim getirdi?

Mekke’de köle iş gücüne ve profesyonel ticarete dayalı feodal ekonomi, Muhammed’in yetişkin olduğu yıllarda çoktan yürürlüğe girmişti.

Arap topraklarında emekçiler ve gerçek üreticiler için yaşam dayanılmazdı artık.

Muhammed, sermaye sahiplerine: “Dedeniz İbrahim’in Hanif dinini, dolayısıyla yetimi doyurmayı, yoksulu kollamayı, muhtacı kayırmayı terk ettiniz!” eleştirisi yöneltti ve atalarının eski yaşam biçimine geri dönmeleri çağrısı yaptı.  Bu “servet düşmanı” çağrı, Mekke’nin feodal ticaret temsilcisi bankerlerini[6] ölümcül İslam düşmanı yapmaya yetti.

Soru şu: Peki, Mekke’yi Muhammed feodal ticaret merkezi yapmadıysa, kim yaptı?

İbni İshak, İbni Hişam, Vakidi, İbn al-Kalbi, İbn Sad ve Ezraki gibi en eski, en itibarlı tarih yazarlarının ortak görüşüne göre bu kişi, Yemen kökenli Amr b. Luhay’dır.

Amr b. Luhay’ın hangi yıllarda yaşadığı çok net bilinmiyor. Fakat Peygamber’in dedesi Abdulmuttalip, oğlu Abdullah’ı boğazlamak isteyince, bundan caydırmak için onu ısrarla Kabe’deki Hübel putuna fal oku çektirmesi için yönlendirirler.[7]

Hübel’i Kabe’ye getiren Amr b Luhay’dır.

Zaten İbn al-Kalbi de Putlar Kitabı’nda şu bilgileri vermektedir:

“Peygamber dedi ki: Cehennem bana yaklaştırıldı, Amr b. Luhay’ı kısa boylu, açık tenli, mavi gözlü, bağırsaklarını ateşte sürüyen biri olarak gördüm. Bu kimdir? diye sordum, dendi ki: Bu Amr b. Luhay’dır. (Putlardan) El-Bahira’yı, El-Vasila’yı, es-Saiba’yı, el-Hamiya’yı ilk getiren, İbrahim Peygamber’in dinini değiştiren ve Arapları putçuluğa götüren adamdır.”[8]

Muhammed’in dedesi Abdulmuttalip’in de önünde fal oku çektirdiği Hübel putunun Mekke’ye getiriliş ve Kabe içine, Zemzem Kuyusu başına yerleştiriliş öyküsü şöyledir:

“Amr b. Luhayy bazı işleri görmek için (tedavi olmak için diyen de vardır) Mekke’den Şam’a gitti. Belka topraklarından Meab’a geldiği zaman -ki o zaman orada Amalik: İmlik b. Laviz b. Sam b. Nuh’un zürriyeti bulunuyordu- onları putlara ibadet ederken gördü. Dedi ki: İbadet ettiğiniz ve gördüğüm bu putlar nedir? Onlar dediler ki: Bunlar ibadet ettiğimiz birtakım putlardır ki onlardan yağmur isteriz, bize yağmur yağdırırlar; onlardan yardım isteriz, bize yardım edereler. Bunun üzerine onlara dedi ki: Onlardan bir putu bana verir misiniz ki onu Arap memleketine götüreyim de ona ibadet etsinler. Onlar da Hübel denilen bir putu ona verdiler. Onu Mekke’ye getirdi dikti ve millete ona ibadet ve hürmet etmelerini emretti.”[9]

Hübel aracılığıyla insafsız soygun

Peki Hübel’i birinci dereceden önemli kılan ayırt edici özelliği nedir?

Tek bir özelliği vardı, o da sermaye sahiplerinin yoksul halkı sömürme aracı olmasıydı.

Bunu şu şekilde gerçekleştiriyordu:

Amr b. Luhay Hübel’i Kabe içine yerleştirdikten sonra başına, eline yedi fal oku tutuşturduğu bir görevli dikmişti. Okların üzerinde “akıl”, “evet”, “hayır”, “sizdendir”, “sizden değildir”, “mulsak” ve “sular” yazmaktaydı. Bütün bölge halkını yapacağı herhangi bir iş, eylem, ticari faaliyet için fal oku çekip Hübel’den izin almaya zorunlu kılmıştı. Hübel kamu hizmeti veriyordu ama hiçbir şey bedava değildi, her hizmetin nakit karşılığı vardı.

Yoksul halkın iflahını kesen bu yeni sistem şöyle işliyordu:

“Bir çocuğu sünnet ettirmek, bir erkek çocuğunu evlendirmek veya bir ölüyü gömmek istedikleri veya birisinin nesebi hakkında şüphelendikleri zaman, onu Hübel’in yanına götürürlerdi. Onun yanına giderken de 100 dirhem gümüş parayla bir koyun da beraberlerinde götürürler ve bunları, falı çeken okların sahibine verirlerdi.”[10]

Eğer falda ilk denemede “evet” çıkarsa, Hübel’in elinden yakayı ucuza kurtarmış olurlardı. Genelde tersi olur ve işlerini ertesi yıla ertelemek zorunda kalırlardı. Bu da Hübel’in huzuruna ertesi yıl iki misli hediyeyle çıkmak demekti. O yıl da istenilen sonucu alamazlarsa seneye üç misli hediyeyle gelmek zorundaydılar. Bu, katlanarak uzar giderdi.

İşi sağlama almak ve inançlı yoksulları özendirmek için de Hübel’in karşısındaki Kabe iç duvarına fal oku çeken ve bu eylemi kutsayan bir Hz. İbrahim freski yaptırmışlardı.[11]

Muhammed’in Mekke’yi teslim aldıktan sonraki ilk eylemi, Kabe içindeki Hübel heykelinin tahrip ve yok edilmesi eylemidir. Hatta parçalama işini tamamlamak için heykelin üstüne bizzat çıkıp çekiç sallayarak yıkım ekibine yardım etmiştir.

Önemli bir ayrıntı: Din tüccarları bu eylemi sonraları “Peygamber resim ve heykele düşmandı!” olarak sunup yasalaştırdılar. Oysa Muhammed, Hübel parçalanıp İbrahim’in fal çeken freski silinirken bir sütun üstündeki bebek İsa’yı kucağında taşıyan Meryem resmini -Hübel gibi sömürü aracı yapılmadığı için- korumuş, Kabe içinde tutmuştu.[12]

Hübel örneğinden de görüldüğü gibi, feodal ekonomik ve siyasal ilişki Muhammed döneminde değil, dedesinden de önceki dönemde Mekke’ye getirilmiştir.

Feodal Bizans ve İran Mekke’yi yeniden şekillendiriyor

Peki, nasıl olmuştur da Amr b. Luhay ve kabilesi Yemen bölgesinden gelip Mekke’nin yönetimini ele geçirmiş, yerli halkın İbrahim geleneği olan ilkel komünal “yoksulu doyuran, yetimi kayıran, komşusunu kollayan” toplum yaşamını çözmüş, tarihleri boyunca utanç duydukları, kınadıkları bireyciliği getirmiş, feodal sınıf ilişkilerini yerleştirmeyi başarmıştır?[13]

Bunun pek çok nedeni vardır. Biz en belirgin olanlardan birkaçını sıralayalım:

Birincisi: Mekke kayalık bir arazi üzerine kurulmuş bir kentti. Sebze, meyve ve tahıl başta olmak üzere hiçbir besin yetişmiyordu.[14] Amr b. Luhay ailesi gelene dek insanlar yalnızca süt, su ve etle beslenmekteydiler. Öyle ki burada buğday ekmeği bile en lüks yemekler arasında sayılıyordu.[15] Ticaret vardı ama son derece sınırlı bir alanda yapılıyordu ve yetersizdi.

İkincisi: Altıncı yüzyıla, yani Muhammed’in doğduğu yıllara gelindiğinde kuzeyindeki ve doğusundaki ülkeler feodal yapılanmanın doruğunu yaşamaktaydılar. Özellikle Bizans ve İran süper güç olma yarışına girmişlerdi. Ara sıra silahla, sürekli de ticari alanda savaş içindeydiler. İpek ve Baharat yolu ellerindeydi ve hedef bölgelerde pazar kapma yarışına girmişlerdi. Arabistan ise onlar için el değmemiş bir ticaret alanıydı ve işlemek gerekmekteydi.[16]

Üçüncüsü: Bizans ve İran için bölgedeki en ideal kent Mekke idi. Çünkü Mekke, Yemen ile Şam arasındaki en kestirme mesafedeydi. Bizans, İpek Yolu’yla gelen ürünleri kuzeyden önce Şam’a, oradan Mekke’ye aktarma şansına sahipti. İran ise Baharat Yolu’yla gelen ürünleri güneyden önce Yemen’e, oradan Mekke’ye naklediyordu.[17]

Bu gelişme, tarımsal geliri olmayan Mekkeliler için can suyu anlamı taşıdı.

Amr b. Luhay “Arap Tanrılar Panteonu”nu kuruyor

Amr b Luhay, doğan yeni sınıfın gereksinim duyacağı tanrılar panteonunu da kurdu:

Finans merkezi Taif için Lat,[18] ticaret ve siyasi yönetim merkezi Mekke için Uzza,[19] tarımsal sömürüyü elinde tutan Yesrib toprak ağaları için de Menat[20] baş sermaye tanrılarını tasarladı. Ayrıca zaman içinde daha küçük bütçeli tüccarların baş tanrılara bağlı yaklaşık 360 adet kabile sermayesini koruyucu alt tanrısı[21] oluşmuştu. Eskinin tek tanrısı Allah ise emekçiler arasında yaşam savaşı vermekteydi.

Ekmek bulmakta zorluk çeken Mekke ileri gelenleri, gelişme sayesinde statülerini kısa süre içinde “sosyete” Taiflilerin lüks yaşamına yükselttiler.[22] Taifliler ne yiyip içiyorsa, bu yeni din ve yeni yaşam anlayışı sayesinde artık onlar da -satın alarak da olsa- aynısını yiyip içer oldular.

Yoksul emekçiler süt, et ve su bulmakta daha bir zorlanırken feodal tüccar-bankerler köle emeği kullanarak kazançlarını ikiye, üçe, dörde katlamaktaydılar.

Tam bu sırada alt sınıftan Muhammed adındaki yetim, yoksul biri çıkıp para biriktirmeyin, cimrilik yapmayın, eski günlerdeki gibi birikiminizi yetime, yoksula, dula, yolda kalmışa dağıtın, atalarınızın yaşam biçimine, paylaşımcı kabile toplum yaşamına geri dönün çağrısı yaptı.[23] Çağrı, söylemiştik, paranın tadını almış, onun ezici gücünü kullanmayı fark etmiş, emperyal ülkelerden emek sömürmeyi ve bu işin hukukunu öğrenip aktarmış[24] insanlar için oldukça rahatsız ediciydi.

5. hatta 6. yüzyıllar Mekke’sinin günlük yaşamında kabile; yani akraba, eş, dost, komşu dayanışması geçerliyken 600’lü yıllar Mekke’sinde -kabile bağları bir hayli çözülüp bireycilik egemen olunca- alt kesimlerde hâlâ erdemi önemseyen emekçilerin, üst kesimlerde ise parayı kutsayan sermayenin dayanışması, yani her iki uçta sınıfsal dayanışma egemen hale gelmişti.

Feodal sermayenin Muhammed’e karşı ittifakı

Dedesi Abdulmuttalip, ölmeden önce küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş torunu Muhammed’i Haşimi kabilesinin kendisinden sonraki lider adayı büyük oğlu Ebu Talip’e emanet etti. Bu, feodalizm öncesi Arap geleneğiydi. Kabile başkanı olduktan sonra Ebu Talip görevini hakkıyla yaptı, yeğenini babasının beklentisi doğrultusunda koruyup kolladı. Büyüyüp din tebliğ etmeye başladığında bile fikrine katılmadığı halde ilkel komünal kabile yasası gereği onu korumayı sürdürdü.

Ebu Talip ölünce geleneğe göre ikinci sıradaki amcası Ebu Leheb kabile başkanı oldu.

Ebu Leheb de kabile ahlakı ve erdemi gereği ağabeyi gibi davranmak, fikrine katılmadığı yeğenini onun gibi kollamak zorundaydı. Bunu yapmadı. Töreye aykırı davrandı, kabile içinde bir ilki gerçekleştirerek rakip kabile başkanlarıyla ittifak kurup yeğeni Muhammed’in ölümcül düşmanı oldu.

Neden böyle oldu, biraz eskilerden bilgi vererek açıklamaya çalışalım.

Dede Abdulmuttalip çok eşliydi ve 10 ya da 12 oğlu vardı. Bunlardan Abdullah’ın ve Ebu Talip’in anneleri Fatıma Yesrib, Ebu Leheb’in annesi Nüteyle de Mekke kökenliydi.[25] Amr b. Luhay feodal düzeni kurunca yaşayan amcalar, emekçi Yesripli ve varlıklı Mekkeli dayıların desteği bağlamında ikiye ayrıldılar. Yesripli dayılarının olanaklarını kullanan Abdullah, Ebu Talip, hatta Hamza hiçbir zaman yoksulluktan kurtulamadılar.[26] Oysa Mekkeli dayılarının sağladığı olanakları kullanan Ebu Leheb ve Abbas, dayıları kadar zengin oldular. Hatta Ebu Leheb, Mekke’nin en büyük feodal yöneticisi ve başkomutanı Ebu Süfyan’ın kız kardeşiyle evli olduğundan,[27] ticari ayrıcalıkları çok fazlaydı, bu nedenle sarraf olan kardeşi Abbas’tan da varlıklıydı ve diyebiliriz ki Mekke yönetiminin Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’dan sonraki üçüncü önemli kişisi konumundaydı.

Başka deyişle söylersek, Ebu Leheb, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’la birlikte Mekke’nin yüksek sermayesini temsil ediyordu ve bu üçü birbirinin göbekten bağlı müttefikiydi.

Muhammed’in “Dedeniz İbrahim’in dinine dönün” diyen “sermaye düşmanı” saldırısı, Ebu Cehil, Ebu Süfyan ve amcası Ebu Leheb’i daha bir yakınlaştırdı. Ebu Leheb, sınıfsal doğası gereği sermayesine saldıran yeğeninin ölümcül düşmanı oldu.

En yakını bile can düşmanı olmuştu, Muhammed artık Mekke’de kalamazdı.

Zaten Mekke’de ısrar etmenin anlamı da yoktu. Çünkü yaklaşık on yıl çabalamış, sempatizanları saymazsak topu topu on kişiyi tarafına çekebilmişti. Oysa Akabe biatları sayesinde Yesrib’te bir yılda yüzün üstünde taraftarı olmuştu. Üstelik bu kararlı taraftarların sayıları kendiliğinden gün gün artıyordu.

Gizlice bir gece yolculuğu yaptı, Yesrib’e geldi ve İslam’ı kurdu.

Muhammed işçi miydi?

Gelin, kısacık da olsa kaynaklara bakarak bu sorunun yanıtını vermeye çalışalım.

Muhammed, amcası Ebu Talib’in evinde 25 yaşında işsiz bir delikanlıdır. Amcası onu yanına çağırır, durumu anlatır ve şöyle bir öneride bulunur:

“Ben malı mülkü olmayan bir adamım. Maddi açıdan sıkıntı çekiyoruz. İşte senin kavminin kervanı! Şam için yola çıkışı yakındır. Hadice bt. Huveylid[28] de senin kavminden bazı adamları kervanlarıyla birlikte gönderiyor. Ona gidip durumunu anlatsan seni hemen kabul edecektir.”[29]

Öneri Muhammed’in hoşuna gitmediği için Hatice’nin yanına gitmeyi reddeder.

“Bunun üzerine Ebu Talib Hadice’nin yanına gitti ve ‘Ey Hadice! Muhammed’i yanında çalıştırmak ister misin? Bize gelen habere göre sen falancayı iki deve karşılığında kiralamışsın, ancak biz Muhammed için dört deveden aşağı kabul etmeyiz.’ dedi. Hadice: ‘Eğer sen bunu dost olmayan ve bize uzak biri için istemiş olsaydın, yapmazdım. Bize yakın ve dost olan biri için bunu istiyorsun, nasıl yapmam?’ dedi.”[30]

Muhammed’in Hatice ile iş ilişkisi bu çerçevede, evleninceye dek sürdü:

“Resulullah (sas), onun (Hatice’nin) ticaretini yapmaya devam etti; daha önce kazandıklarından kat kat kâr elde etti. O da Resulullah’a (sas) söz verdiğinin birkaç katını ödedi.”[31]

Üç temel kaynaktan daha doğrulatarak konuyu geçelim.

İbn-i Hişam: “Hatice ona haber gönderdi ve ona kendi malında Şam’a tacir olarak gitmesini ve ona onun gayri tacirlere (işçilere) verdiğinden daha iyisini vereceğini (söyledi).”[32]

Taberi: “Kimileri der ki: -Hadice, Peygamberimiz (sav)’i ücretle tutmuştu.”[33]

Mevlana Şibli Numani: “Hz. Hatice … Hz. Peygamber (sas)’e: ‘Benim ticaret mallarımı alıp, Şam’a satmaya götürün karşılığında size başkalarına verdiğimin iki katını vereceğim.’ diye haber gönderdi. Hz. Peygamber (sas) teklifi kabul etti.”[34]

Bir ayrıntıya da yeri gelmişken işaret edelim. Derler ki: “Bu ilk seferden üç ay sonra Muhammed Hatice ile evlenmiş, evin patronu olarak kervanları kendi adına yönetmiştir.” Bu savın ana kaynaklarda açık bir kaydı bulunmadığından ciddiye alınır bir değeri yoktur.[35]

Öte yandan, tebiğe başladığından itibaren Mekke sermaye çevreleri ve bankerleri onun ve eşinin ticaret alanını oldukça sınırlamış, ilerleyen yıllarda ise tamamen engellemiş, istese de Muhammed’in işçilikten patron sınıfına geçme şansını elinden almışlardır.

Tevatür doğruysa eğer, ambargo öyle ağırdır ki hazırdaki aile parası kısa sürede tükenmiş, başta oğlu, Muhammed’in çocuklarının bazıları açlıktan ölmüştür.

Muhammed patron muydu?

Siyer, Siret ve Şemailname eserlerine şöyle bir göz atan herkes bunun yanıtını “Hayır, patron değildi!” olarak verir. Bizim yanıtımız da budur. Yazımızın kapsamı gereği diğer kaynaklara gitmeden yalnızca İbn-i Sad’ın Tabakat’ının ilk kitabı Resulullah’ın Kutlu Sireti’nin Resulullah’ın Ahlakı bölümüdeki bilgilerin bazılarını aktaracağız. Umarız bu, konuyu anlaşılır kılar.

“Bir melek Resulullah’a (sas) geldi. Yanında da Cibril vardı. Cibril susuyorken melek, ‘Senin Rabbin seni kral bir elçi ile kul (köle) bir elçi olmak arasında muhayyer (tercihli) bıraktı.” dedi. … Bunun üzerine Resulullah (sas) ‘Ben kul (köle) bir elçi olmak istiyorum.’ dedi. (s 365)

“Resulullah (sas) (Firavunlar ve sermaye sahibi Müşrikler gibi ata binmez) merkebe biner ve kölelerin davetine icabet ederdi.” (s 355)

“Siyah ya da kırmızı, insanlardan kim onu davet ederse etsin ona icabet ederdi.” (s 355-356)

“Resulullah (sas): … Ben bir kulum (köleyim) kullar (köleler) gibi otururum” (s 372)

“Resulullah’a (sas) bademden yapılmış bir içecek getirildi. Resulullah (sas) onlara, ‘Onu benden uzaklaştırın. O lüks ve rahat içinde yaşayanların içeceğidir.’ dedi.” (s 378)

“Fatıma (r) bir parça ekmekle Resulullah’ın (sas) yanına geldi. Resulullah (sas), ‘Bu elindeki parça nedir?’ dedi. Fatıma, ‘Bir parça hamur idi, onu ekmek yaptım. Rahat edemedim ve onu sana getirdim.’ dedi. Bunun üzerine Resulullah (sas), ‘Üç günden beri babanın ağzından giren ilk yemektir bu.’ dedi.” (s 383)

“Resulullah (sas) Rabbine kavuşuncaya kadar, ailesi üç gün üst üste, sabah akşam arpa ekmeğinden doyunca yemedi.” (s 384)

“Birisi Aişe’ye, ‘Sizin lambanız yok mu?’ dedi. Aişe, ‘Eğer aydınlanılacak (bir yağ) olsaydı onu yerdik.’ dedi.” (s 388)

“Biz Aişe’nin (r) yanına girdik. ‘Selam sana ey ana!’ dedik. Aişe, ‘Selam sana.’ dedi, sonra ağladı. Biz kendisine, ‘Ağlaman nedendir ey ana?’ dedik. Aişe şöyle dedi: ‘Duyduğuma göre sizden bazı adamlar çeşit çeşit yemek yiyorlar, hatta bazılarınız yemek boğazınızdan kolay geçsin diye tedavi yollarını arıyormuş. Peygamberinizi hatırladım da, beni ağlatan bu oldu. O dünyadan çıktı ve bir günde karnı iki yemekten doymadı. Eğer hurmaya doysaydı ekmeğe doymazdı; eğer ekmeğe doysaydı hurmaya doymazdı. İşte beni ağlatan budur.’ (dedi.)”

Sanırız bu kadarı bile Muhammed’in toplumun üretici ve emekçi sınıfının yanında yer alıp sermaye sahibi feodal bankerleri[36] hor gördüğünü anlamamıza yetmiştir.

Kısacası bize göre, Muhammed emekçi dostuydu, ama kesinlikle patron değildi.

Sonuç olarak

Muhammed doğduğunda paylaşımcılığın terkedilip bireyciliğin yükseltilerek yoksulun, yetimin, kimsesizin itilip kakıldığı, aşağılandığı, ölümüne sömürüldüğü günler çoktan başlamıştı. Küçük yaşta annesini ve babasını yitirince o da her Mekkeli yetim gibi payına düşen feodal baskıya ve küçümsemeye maruz kalmıştı. Koruyucu yoksul amcası Ebu Talib’den eskinin paylaşımcı kabile yaşamı öykülerini dinleyerek büyümüş olmalıdır.

Bunun için Muhammed, özellikle Mekki ayetler (Mekke’de indiğine inanılan ayetler) aracılığıyla Mekkelilere kazandıklarını yetimle, yoksulla, muhtaç olanla paylaşmaları, eskiye, ilkel komünal paylaşımcı toplum yapısına geri dönmeleri çağrısı yaptı. Paranın gücünün farkına varmış sermaye sahipleri bunu dehşet verici buldu. Servetin getirdiği tatlı yaşamı terkedip yoksullarla eşit yaşama fikri onlar için akıl dışıydı.

Muhammed çevresine üretici güç olan yoksulları toplamaya başlayınca onlar da kendi aralarında dayanışma içine girdiler, eskiye özlem duyanlara savaş açtılar.

Ne var ki Medine’ye taşınıp örgütlenen Muhammed de örgütlenmesini tamamlamıştı.

Artık Medeni ayetler aracılığıyla onları paraya kapan putperestler olarak suçluyor, bundan sonra sertliğe sertlikle, kılıca kılıçla karşılık vereceğini açıkça bildiriyordu.

Kılıçlar çekildi, Bedir Kuyusu çevresinde savaşıldı. Muhhammed çevresine toplanmış yaklaşık 300 kişilik emekçi gurubu, Ebu Cehil, Ebu Süfyan ve Ebu Leheb çevresine toplanmış sermaye sahiplerini yendi ve Ebu Süfyan hariç tüm milyonerleri savaş alanında öldürdü.

Bu, güncellenmiş din içerikli manifestonun şekillendirdiği paylaşımcı kabile toplumunun devletini kurmak anlamına geliyordu. Az sayıdaki üretim bilmeyen Mekke kökenli her Müslümanı tarımsal üretim yaparak geçimini sağlayan Medineli her Müslümanla “ahi”, yani yoldaş ilan ederek ilk komün uygulamasını gerçekleştirdi.

Kimse bu benim malımdır, bu senin malındır demiyor, elindekini yoldaşıyla paylaşıyordu.

Bu, Muhammed ölene dek yaklaşık on yıl sürdü.

Musa ve İsa’da olduğu gibi, Muhammed’in öldüğü gün de “rönesans” girişimi sona erdi.

Yerine geçen halifeler müşrik kökenlerine geri dönmekle kalmadılar, yeni yapılanmayı başka ülkeleri işgal eden emperyal ülke haline soktular.

Yani, yoksulun dinini zenginin dini haline getirdiler…


[1] Yaşar Nuri Öztürk, Yeniden Yapılanma Kur’ana Dönüş, s. 99-126, Yeni Boyut, 1997

[2] Recep İhsan Eliaçık, Ali Şeriatı, Tekin Yayınevi, 2018

[3] Kitabı Mukaddes: “(Allah) beni Firavuna baba, ve bütün evine efendi, ve bütün Mısır diyarına hükümdar kıldı.” Tekvin, bab 45, ayet 9, s. 47, Kitabı Mukaddes Şirketi. 1981

[4] Kitabı Mukaddes: “Ve vaki oldu ki, o çok günler geçerken, Mısır kralı öldü; ve İsrail oğulları kölelik sebebiyle inlediler.” Çıkış, bab 3, ayet 23, s. 55, Kitabı Mukaddes Şirketi. 1981

[5] Sigmund Freud: “Daha önce … İsrail kavminin kurtarıcısı ve kanun koyucusu Musa’nın Yahudi değil, bir Mısırlı olduğu sanısını yeni bir kanıtla pekiştirmeye çalışmıştım.” Hz. Musa ve Tektanrıcılık, s. 27, Bağlam, 1987

[6] A. J. Wensinck: “Mekkeli tacir, maliyeciden farklı değildi. Asıl ticareti para ticareti idi; fırsat düştükçe, sermayesini ticarete, büyük kervanlar teşkil işine yatırıyordu. … Mekke, her şeyden evvel, bir transit yeri, banka şehri olduğundan, bu nevi muamelelere ve para ticaretine mahsus müesseselere, örf ve adetlere sahip idi.” “Mekke” maddesi, İslam Ansiklopedisi C 7, s. 633, MEB, 1978

[7] İbn-i Hişam: “İbn-i İshak dedi ki: (Abdulmuttalib) (elindeki oklarla) birlikte Kabe’nin içinde Hübel’in yanına girdi.” Siret-i İbn-i Hişam C 1, s. 206, Kahraman, 2001

[8] 1- İbn al-Kalbi, Putlar Kitabı, s. 74, çev. Beyza (Düşüngen) Bilgin, Pınar Yayınları, 2003

    2- İbn-i Hişam: “İsmail’in dinini değiştirenlerin ilki idi. O (Amr b. Luhay), putları dikti. Ve Bahire’yi, Saibe’yi,  Vasile’yi, Hami’yi o icat etti.” Siret-i İbn-i Hişam C 1, s. 117, Kahraman, 2001

[9] İbn’i Hişam, Siret-i İbn-i Hişam C 1, s. 117, Kahraman, 2001

[10] Ezraki, Ahbaru Mekke, s 123, Ankara Okulu, 2017

[11] Ezraki: “(Hz. Muhammed dedi ki:) Allah onları öldürsün, onu oklarla fal çeken biri yapmışlar. İbrahim nerede, fal oku çekmek nerede!” Ahbaru Mekke, s. 170, Ankara Okulu, 2017

[12] Ezraki: “Ravi dedi ki: Hz. Peygamber iki avucunu Meryem oğlu İsa (as) ve annesinin resimleri üzerine koyarak “İki elim dışındaki bütün resimleri silin,’ buyurdu.” Ahbaru Mekke, s 169, Ankara Okulu, 2017

[13] W. Mongomery Watt: “Mekke’nin zenginlik ve güce erişmesinde bir göçebe iktisadından ticari ve kapitalist iktisada doğru bir hareket vardı.” Hz. Muhammed Mekke’de, s 26, AÜ İlahiyat Fakültesi, 1986

[14] Ezraki: “İbrahim (as) Şam’dan Mekke’ye oğlu İsmail’i görmek için geldi. … İbrahim (as) gelini Seyyide’ye: ‘Ne yiyip içiyorsunuz?’ diye sordu. … Gelini ‘Et ve su,’ cevabını verdi. Hz. İbrahim: ‘Hububat ve diğer yiyecek maddeleri yok mu?’ diye tekrar sordu. Seyyide Hanım: ‘Hayır,’ cevabını verdi.” Ahbaru Mekke, s. 82-83, Ankara Okulu, 2017

[15] W. Mongomery Watt: “Hububat zengin ve önemli kişiler için saklanan bir lüks maddesidir.” Hz. Muhammed Mekke’de, s 26, Kuramer, 2016

[16] W. Mongomery Watt: “Takriben 4. Yüzyıldan itibaren Farslar Yemen üzerinde kısmi bir nüfuza sahip olmuşlardı. 570 yılı civarında bölgeyi ele geçirmek için deniz yoluyla buraya bir istila kuvveti yolladılar. İşgal sonrasında ise Yemen’den Irak’a uzanan bir karayolu ile ticareti geliştirmeye çalıştılar.”, Hazreti Muhammed, s. 12, İletişim, 2015

[17] Corgi Zeydan: “İslam uygarlığının Roma ve İran uygarlıklarının enkazı üzerinde kurulmuş olduğunu inkar etmiyoruz.”, İslam Uygarlığı Tarihi, C 1, s. 42, İletişim, 2016

[18] Ezraki: “Eskiden adamın biri Beni Sakif kabilesine ait bir taşın üzerinde oturur, hacılar oradan geçtikleri zaman onlardan yağ ile kavut unu satın alıp bunları o taşın üstünde karıştırarak onlara yemek yapardı. … Bir müddet sonra o adam öldü. O taşa, karıştırmak manasına gelen lett kökünden gelme ‘Lat’ adı verilmiştir. İnsanlar bu adamı kaybedince Amr b. Luhay onlara: ‘Lat sizin rabbinizdir. O bu taşın içine girdi.’ dedi.” Ahbaru Mekke, s. 130, Ankara Okulu, 2017

[19] Ezraki: “Amr b. Luhay, Nahle’de bulunan Uzza’yı (mabud) edindi. … Uzza, Huzaalılara ait bir put olup Kureyş, Beni Kinane ve Mudar kabilelerinin hepsi ona … saygıda bulunurlardı.” Ahbaru Mekke, s. 131, Ankara Okulu, 2017

[20] Ezraki: “Amr b. Luhay Menat’ı, Kudeyd’i izleyen sahil üzerine dikti. Menat, Ezd kabilesiyle Gassan kabilesinin putuydu.” Ahbaru Mekke, s. 129, Ankara Okulu, 2017

[21] 1- Corgi Zeydan: “Her kabilenin Kabe’de bir putu (vardı.)”, İslam Uygarlığı Tarihi, C 1, s. 48, İletişim, 2016

    2- Ezraki: “Resulullah (sa) Mekke’nin fethinde Mekke’ye girdiği zaman, Kabe’de 360 put bulunuyordu.”  Ahbaru Mekke, s. 125, Ankara Okulu, 2017

[22] W. Mongomery Watt: “Ta’if’in aynı zamanda Mekke’den daha iyi bir iklimi vardı ve civardaki bazı yerler çok verimliydi. Bölge, kuru üzümleriyle meşhurdu ve Ta’if’in ayırt edici özelliklerinden birisi, Sakiflilerin hayatlarını tahılla idame ettirmeleriydi, oysa diğer Araplar hurma ve sütle yetinirlerdi. Zengin Mekkelilerin çoğunun Ta’if’te arazileri vardı ve bunları yazlık dinlenme yeri olarak kullanıyorlardı.” Hazreti Muhammed, s. 175, İletişim, 2015

[23] W. Mongomery Watt: “İnsan kendisi için servet biriktirmeyecek ve servetinden ötürü kibirli hale gelmeyecek; aksine yoksulları doyurmak için kullanacak ve onurlu bir biçimde öksüzlere, diğer zayıf kişilere iyi muamele edecek, onlara zulmetmeyecektir.” Hazreti Muhammed, s. 44, İletişim, 2015

[24] Ignaz Goldzhier: “İslam hukuku, metodolojisinde (yöntembiliminde) olduğu kadar özel hükümlerde de, mesela Roma Hukuku’ndan inkar edilemez izler taşır.”, İslam’da Fıkıh ve Akaid, s. 59, çev. İ. Başgöz, Ardıç, 2004

[25] İbn-i İshak: “Ebu Leheb, Huzaalı bir kadından; Ebu Talib, Hz. Peygamber’in babası Abdullah ve Ez-Zübeyr, Fatma bintü Amr b. Aziz b. İmran b. Mahzum’dan olmaydı.” Siyer-i İbn-i İshak, s. 209, haz. M. Hamidullah, Düşün, 2012

[26] Fr. Buhl.: “Haşim soyunun o vakitler fakirleşmiş olması …anne tarafından Medine ile bugün pek iyi bilinmeyen akrabalık münasebetleri vardı.” MEB İslam Ansiklopedisi, “Muhammed”, c 8, s 453, MEB, 1979

[27] W. Mongomery Watt: “(Ebu Leheb) bütün Mekke’nin lideri haline gelen Ebu Süfyan’ın kızkardeşiyle evlenmeyi başarmıştı.”, Hz. Muhammed Mekke’de, s 156, Kuramer, 2016

[28] W. Mongomery Watt: “Hatice, bazan söylehdiği gibi belki de o kadar varlıklı değildi” Hz. Muhammed Mekke’de, s 45, AÜ İlahiyat Fakültesi, 1986

[29] İbn Sa’d, Tabakat, C 1, Resulullah’ın Kutlu Siyeri, s. 117, Siyer, 2015

[30] İbn Sa’d, Tabakat, C 1, Resulullah’ın Kutlu Siyeri, s. 117, Siyer, 2015

[31] İbn Sa’d, Tabakat, C 1, Resulullah’ın Kutlu Siyeri, s. 118, Siyer, 2015

[32] İbn’i Hişam, Siret-i İbn-i Hişam C 1, s. 250, Kahraman, 2001

[33] Taberi, Tarih-i Taberi, C 3, s. 54, Sağlam

[34] Mevlana Şibli Numani, Son Peygamber Hz. Muhammed, s. 135, Milli Gazete, 2005

[35] W. Mongomery Watt: “Onun (Muhammed’in) Suriye’ye tekrar seyahat yaptığına dair bir kaydın bulunmaması…” Hz. Muhammed Mekke’de, s 39, Kuramer, 2016

[36] A. J. Wensinck: “Taym kabilesinden Abd Allah b. Cud’an bir milyoner olmalıdır; çünkü şair onu kayser ile mukayese ediyordu. Bedr kervanını teşkilatlandıranların belli başlıları da milyoner idi. … Milyonerler arasında Bani Mahzum’dan Valid b. Al-Muğira ile şair Omar b. Abi Rabi’a’nın babası Abd Allah’ı da zikredebiliriz.”, “Mekke” maddesi, İslam Ansiklopedisi C 7, s. 634, MEB, 1978