Futbolun Tarihi ve İlk Üç Dünya Kupasının Öyküsü

Kupanın en güzel golüyse, Leonidas’ın, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, sahanın çamurunda ayakkabısının tekini de kaybetmiş olduğundan çıplak ayakla Polonya’ya attığı goldü

 

 

AV. CEM BAYINDIR

1930’da Cezayir Üniversitesi takımının kalesini koruyan Albert Camus, çocukluğundan beri kaleci olarak oynamaya alışmıştı, çünkü orada ayakkabıları daha az eskiyordu. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Camus için sahalarda koşmak bir lükstü. Her gece büyükannesi onun ayakkabılarının tabanını kontrol eder, eskimiş bulursa onu döverdi.

Futbol oynayarak insan ruhunun derinliklerine inmeyi başaran Camus, kazandığında çok sevinmemeyi, kaybettiğinde de çok yerinmemeyi öğrenmiş, daha sonra kitapları aracılığıyla yazın ve düşünce dünyasında önemli bir ad olmuştur.

Kalecilik yılları boyunca Camus çok şeyler öğrendi.

“Şunu öğrendim ki,” diyordu Camus, “top birine hiçbir zaman beklediği yönden gelmiyor. Bu bana yaşamda çok yardımcı oldu, özellikle de büyük kentlerde insanlar göründükleri gibi olmuyorlar.”

ESTETİKTEN MEKANİĞE

Futbol bugün estetikten mekaniğe dönüşen bir hâl almıştır. Artık o eski tadı, zevki almıyor, mekanik, robotumsu bir biçime bir zorunluluğa doğru dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Gerçekten de spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğini o oranda yitirmiş demektir. Bugün futbolda estetikten, yaratıcılıktan çok düz ve zevksiz oyunu tercih etmekte, kulüpler de bu futbol dönüşümüne uymak zorunda kalmaktadır.

TOPUN TARİHİ

Tarihsel anlamda da futbolun İngiliz buluşu olduğu söylenir. Gerçekten de 1592’de yazdığı “Yanlışlıklar Komedisi” oyununda William Shakespeare, bir karakterin yakınmasını belirtirken “futbol”u kullanıyordu:

Yuvarlak bir şey miyim ki,
Beni böyle ayaktopu gibi tekmeleyip duruyorsunuz?
Siz tekmeyle beni yollayacaksınız,
O bir tekmeyle beni geri postalayacak.
Eğer böyle hizmet vereceksem, beni meşinle kaplatın bari.

Birkaç yıl sonra Kral Lear’de de Kent Kontu’nun, karşısındakine, “Sen! Aşağılık futbol oyuncusu!” (You base football player!) diye hakaret ettiğini görüyorduk.

Aslında İtalya’da da o yıllarda benzer bir oyun vardı. Floransa’da futbol günümüzdeki gibi İtalyanlarca ‘Calcio’ olarak adlandırılıyordu. Örneğin büyük sanatçı Leonardo da Vinci de koyu bir futbol taraftarıydı. Machiavelli ise iyi bir oyuncuydu. 27 kişilik ekipler üç sıraya dağılmış biçimde oyuna katılıyorlar, ellerini ve ayaklarını topa vurmak ve rakiplerinin karnını deşmek için kullanabiliyorlardı. Arno Gölü’nün (Lago d’Arno) donmuş suları üzerinde ve geniş alanlarda düzenlenen maçlara çok sayıda insan katılıyordu. Floransa’dan uzakta, Vatikan bahçelerinde Papa VII. Clemente, Papa IX. Leo ve Papa VIII. Urban da Calcio oynamak için resmi giysilerinin kollarını ve paçalarını sıvamayı alışkanlık haline getirmişlerdi.

İsa’dan 1500 yıl önce kauçuk top, Meksika ve Orta Amerika’da kutsal bir törenin güneşi gibiydi; ama Amerika’nın birçok yerinde futbolun ne zamandan beri oynandığı bilinmiyor. XVIII. yüzyılda Cizvit tarikatından bir İspanyol rahip Parana yükseltisinde yaşayan Guaraniler’in eski bir geleneğinden söz eder:

 “Bu insanlar topu bizler gibi elle atmıyorlar, topa çıplak ayaklarının üst kısmıyla vuruyorlar.”

Bin yıldan daha eski bir duvar resminde günümüz Meksikalı futbolcularının dedelerinden biri Tepantitla’da, topla sol ayağıyla oynarken görülüyor. Oyun sona ererken top, yolculuğunun en yüksek noktasına ulaşırdı; güneş ölüm belgesini aştıktan sonra doğmaya başlardı. Eldeki bilgilere göre Azteklerin yenilenleri kurban etme geleneği de vardı.

DÜNYA KUPASI DÜŞÜNCESİ

Bugün oyuncusu az, izleyeni çok bir gösteri, seyirlik bir futbol. Ancak bu gösteri günümüzün en kârlı gösterilerinden biri ve artık oynanması için değil, oynanmasının engellenmesi, oynatılmaması için düzenlenir oldu. Profesyonel sporun patronları, futbolu salt hıza ve güce dayalı, mutluluğa boş vermiş, yaratıcılığın gelişemediği, cüretin yasaklandığı bir spor dalı haline getirdiler. Artık futbol dünyada birkaç kulübün at koşturduğu bir alana, birkaç ülkenin elinde oyuncak olmuş bir oyuna dönüştü. Bu kâr organizasyonlarından biri de dört yılda bir düzenlenen dünya kupasıdır.

Dört yılda yapılan turnuvayla, futbolseverler, en pahalı oyuncuların birbirleriyle karşılaşmasını, ülkelerini ya da sevdikleri ülkeleri izliyor, televizyon başında da 3,2 milyar insanın Dünya Kupası’nı izlediği hesaplanıyor.

Kupa düşüncesi ilk kez 1928 yılında olimpiyatlardaki futbol turnuvalarındaki ilgi ve başarılı organizasyonların ardından FIFA Başkanı Jules Rimet’nin girişimiyle gündeme gelmiş ve ülkeler arası futbol turnuvası için çalışmalar yapılmış, 28 Mayıs 1928’de artık ayrı bir şampiyona düzenlenmesine ve turnuvanın da olimpiyat başarısından dolayı Uruguay’da yapılmasına karar verilmişti.

Jules Rimet

Rimet, 1873 Fransa doğumlu bir hukukçu olup, spora olan aşırı tutkusuyla tanınıyordu. Gençliğinde kurduğu, sınıf farklılıklarına bakılmaksızın kapsayıcılık ilkeleriyle oluşturduğu spor kulübü olan Red Star Club’ (Kızıl Yıldız Kulübü) ile futbolla ilgilenmeye başladı ve Red Star’daki başarısından sonra Fransa’da futbolun büyümesinde önemli bir figür haline geldi. 1919’da Fransız Futbol Federasyonu’nun ilk başkanı ardından da FIFA başkanı seçildi. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, Avrupa’nın darmadağın olması da Rimet’yi durduramayacaktı.

1930 DÜNYA KUPASI

Üç yıl sonra hükümet darbesi patlak verecek Uruguay’da düzenlenen ilk Dünya Futbol Şampiyonasında, bu ülkenin ev sahibi olma nedeni bu ülkenin son iki olimpiyatta Avrupa’da kazandıkları zaferlerdi.

Montevideo limanına on iki ülkenin temsilcileri geldi. Aslında kupaya tüm Avrupa davetliydi, ama yolculuğun masraflı ve yolun da çok uzak olması nedeniyle yalnızca dört Avrupa takımı okyanusu geçerek güney yarımküreye gelebilmişti.

Şampiyonayı kazanana verilecek Jules Rimet Kupası’nı, FIFA başkanı Rimet’yi, FIFA yöneticilerini, Romanya, Fransa ve Belçika takımlarını iki hafta sürecek bir yolculukla Uruguay’a bir Fransız gemisi getirecekti.

Uruguaylılar orkestra eşliğinde açılışı yapılan anıtsal stada Yüzyıl Stadı adı verildi. Uruguay ve Arjantin şampiyonanın final maçını oynarlarken tribünler tümüyle doluydu. Stat hasır şapkalar deniziydi ve fotoğrafçılar da şapkalar ve makineleri için üçayaklar kullanıyorlardı. Kaleciler bere giyiyor, hakemler de dizlerine kadar gelen bir pantolonla dikkat çekiyorlardı.

1930 finali. Uruguay ve Arjantin kaptanları, hakem heyeti para atışı yapıyor

1930 Dünya Kupası finali, bir İtalyan spor gazetesi olan La Gazzetta dello Sport’ta bir sütundan fazla yer işgal etmedi. 1928’deki Amsterdam Olimpiyatları’nın tarihi yineleniyor, Rio de Plata’nın iki ülkesi en iyi futbolun nerede oynandığını gösteriyor ve Avrupa’yı küçük düşürüyorlardı.

Dünyada, kara derili futbolcuları oynatan ilk takım olan Uruguay devreye 2-1 yenik girse de Arjantin’i 4-2 yenerek şampiyonluğunu ilan etti. Final maçını yönetmek için Belçikalı hakem John Langenus kendisine hayat sigortası talep etmişse de tribünlerde birkaç kavgadan başka önemli bir şey olmadı. Gerçi daha sonra toplanan kalabalık Buenos Aires’teki Uruguay Konsolosluğunu taşa tutacaktı.

Futbol tarihinin ilk Dünya Kupası finalinde, ilginç giysili Belçikalı hakem Langenus, kusursuz yönetimiyle büyük alkış toplayacaktı ama iki Latin Amerikalı takım, Uruguay’la iddialı Arjantin’in mükemmel futbol gösterisi izleyicileri büyüleyecekti.

Şampiyonada üçüncülüğü, kadrosunda, tabiiyetine yeni geçmiş birkaç İskoçyalı bulunan ABD, dördüncülüğü ise Yugoslavya aldı.

Karşılaşmalardan hiçbiri berabere sonuçlanmadı. Arjantinli Stábile sekiz golle gol kralı oldu; ikinciliği ise onu beş golle izleyen Uruguaylı Cea aldı. Fransız Louis Laurent, Meksika’ya attığı golle dünya kupası tarihinin ilk golünü atıyordu.  

1934 DÜNYA KUPASI

Avrupa kıtasında düzenlenen ilk Dünya Kupası olan 1934 Dünya Şampiyonasının açılışını Mussolini’nin yaptığı sırada Adolf Hitler de Almanya’da, kendisini üçüncü Reich’in Führer’i ilan ediyordu.

Uruguay’ın İtalya’yı protesto ederek katılmadığı, Güney Amerika ülkelerinin de masraflar nedeniyle gelemediği; Arjantin, Brezilya ve Mısır dışında on iki Avrupa ülkesinin katıldığı şampiyonanın afişlerinde bir Herkül, ayağında bir futbol topuyla faşist selamı veriyordu. 1934 Dünya Kupası, Roma’da, Duce için büyük bir propaganda aracı oldu. Mussolini şeref tribününden tüm maçları izledi, on bir oyuncu onu ve tribünleri dolduran çoğu kara gömlekli seyircileri, başları dik ve el ayaları ileriye dönük biçimde selamlayarak zaferlerini Mussolini’ye armağan ettiler.

Bu turnuvada İtalya ve İspanya arasında oynanan maç ise dünya kupaları tarihinin en zorlu maçı oldu. Muharebe iki yüz on dakika sürdü ve ertesi gün sona erdiğinde bazı futbolcular bu savaşta aldıkları yaralar nedeniyle hem de güçleri tükendiği için oyun dışı kalmışlardı. Maç bittiğinde İtalya Giuseppe Meazza’nın golü ile savaşı kazanmış ama as oyuncularından dördünü yitirmişti. İspanya’nın kaybı ise yedi kişiydi. Sakatlanan İspanyol futbolcuların arasında, takımın en önemli iki oyuncusu forvet Lángara ve ceza sahasında rakibini hipnotize eden büyük kaleci Zamora idi.

Bu kupa “futbol tarihinin dev kalecilerinin kupası” olmuştu. Bir yanda İspanya’nın Zamora’sı, öte yanda Avusturya’nın Platzer’i, bir de Çekoslovak­ya’nın Planiçka’sı.

“Bu üç harika kaleci, öyle toplar kur­tarmışlar, öyle şahane hareketler yapmışlardı ki, seyir­ciler “Futbol dünyasına bir daha bu kadar büyük kaleci gelemez” demişlerdi. Yıllar sonra bu üç devi izleyen futbol otoriteleri onların ne ka­dar muhteşem olduğunu anlatacaklardı.”

Ne yazık ki İtalya- İspanya maçında Zamora, mükemmel oyunuyla ev sahibine tek golden fazla şans vermemiş, ama bu arada tekmelerden kötü sakatlanmıştı. 1-1 berabere biten maçın tekrarında Zamora, İspanyol kalesini koruyamayacaktı. İspanya basım olayı şöyle özetlemişti:

“İtalyanlar kale­cimiz Zamora’yı geçemeyince, çareyi buldular. Topu tekmeleyerek kalemize sokamayınca, o tekmeleri ka­lecimize attılar ve Zamora’yı sakatladılar. Zamora’sız oynamak zorunda kaldığımız tekrar maçında da bizi rahatça yendiler.”

Roma’da Milli Faşist Parti’ye ait statta İtalya, Çekoslovakya ile final maçını oynadı. Yenik duruma düşse de son dakikalarda atığı golle maçı uzatmaya götüren ev sahipleri uzatmada Çekleri 2-1 yendi ve kupanın sahibi oldu. İtalyan yurttaşlığına yeni geçmiş olan iki Arjantinli oyuncu, üzerilerine düşeni yaptılar: Orsi, kaleciyi çalımlayarak ilk golü attı, öbür Arjantinli Guaita’ysa, İtalya’ya dünya kupasını ilk kez kazandıracak olan golün pasını Schiavio’ya verdi.

Bu kupada İtalyanlar, çeyrek finaldeki İspanya maçında ka­leci Zamora’yı bilerek tekmelerle sakatlayarak maç kazanmakla suçlanı­yor, İspanya’yı 1-0 yendikleri tekrar maçındaki tek golde de Meazza’nın topu elle aldığı ve İtalya’nın bu haksız golle turu geçtiği öne sürülüyor, gene bu tekrar maçında İspanyolların attığı, hem de bir değil, iki golün sayılmayışı da gölge düşürüyordu İtalya’nın galibiyetine.

1938 DÜNYA KUPASI

Pusuda bekleyen savaşın gölgesinde dünya futbol şampiyonalarının üçüncüsünün açılışını Colombes Stadyumunda Fransa Cumhurbaşkanı Albert Lebrun yapacak daha doğrusu yapacakken top yerine ayağını yere vuracaktı.

İkincisi gibi bu da bir Avrupa şampiyonası niteliğindeydi. 1938 Dünya Kupası’na Brezilya, Küba, Hollanda sömürgesi olan Doğu Hint Adaları (Endonezya) ve on bir Avrupa ülkesi katıldı.

Almanya, topraklarını işgal ettiği Avusturya’nın beş futbolcusunu takımına almış, oyuncularının boynunda gamalı haçlarla ve öbür Nazi sembolleriyle, yenilmez bir havayla ilk maçına çıkmış ve 2-0 da öne geçmişse de mütevazı İsviçre karşısında art arda dört gol yiyerek yenildi ve Almanların üstün ırk kavramına önemli bir darbe vurulmuş oldu.

İtalya önceki şampiyonadaki başarısını yineledi ve mavi-beyaz formalı takım yarı final karşılaşmasında, Brezilya’yı kuşkulu bir penaltıyla yendiler ama Brezilyalılar’ın haklı itirazları tümü Avrupalı olan hakemlerce dikkate bile alınmadı.

Sonra İtalya’nın Macaristan ile oynayacağı final günü geldi. Mussolini için bu zafer bir ülke sorunuydu. Karşılaşmadan bir gün önce İtalyan futbolcular Roma’dan faşist liderin gönderdiği dört sözcüklük bir telgraf aldılar:

“Ya galibiyet ya ölüm!”

Maçı İtalya 4-2 alarak şampiyon oldu. Ertesi gün futbolcular, Duce’nin katıldığı kutlama törenlerine askeri üniformalarla geldiler. La Gazzetta dello Sport onlara şu şekilde övgüler yağdırdı:

Bu, faşist sporun ırk bazında elde ettiği büyük bir zaferdir.”

Bir süre önce İtalya resmi basını Brezilya’ya karşı aldıkları galibiyeti de şu sözlerle kutlamıştı:

Zencilerin kaba kuvveti karşısında, İtalyan zekâsının zaferini kutluyoruz.”

Turnuvanın en iyi oyuncuları arasında Brezilyalı iki siyahî futbolcu Leonidas ve Domingos da Guia da vardı. Leonidas attığı sekiz golle gol kralı da olmuştu, onu yedi golle Macar Zsengeller izliyordu. Kupanın en güzel golüyse, Leonidas’ın, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, sahanın çamurunda ayakkabısının tekini de kaybetmiş olduğundan çıplak ayakla Polonya’ya attığı goldü.

İtalya takımı 1934 ve 1938 dünya kupalarını vatanları ve liderleri Mussolini adına kazanıyordu! Oyuncular maçlara, “Yaşasın İtalya!” nidalarıyla, halkı ileriye uzattıkları ellerinin ayalarıyla selamlayarak başlıyor ve bitiriyorlardı.

Bu üç turnuvanın ardından savaşın başlamasıyla on iki yıl boyunca Dünya Kupası yapılamayacak, 1950 Dünya Kupası ise yine Latin Amerika ülkesi olan Brezilya’da oynanacaktı. Bu ve sonraki kupalara ait notlarımızı ise bir sonraki yazıya bırakalım.

 

Kaynakça:

 

 

paylaşmanız için