‘Özyönetim’i Özlemek

16 Temmuz 1969 akşamı, Ankara’dan getirilen Jandarma birliği ocakları ve kuvvet santralini ele geçirip, işçi yönetimine son verir. Sendikalı olan ve önder işçiler işten atılır.  34 günlük özyönetim, işçi tarihine önemli bir deneyim bırakır. Alpagut işçilerinin deneyiminin etkisi hızla yayılır. Yeni Çeltek Maden İşletmesi’ndeki deneyime kadar… 

 

 

CAZİM GÜRBÜZ

“Liberalizmin temel kavram ve kurumlarından biri olan ‘piyasa’nın yerine önerilen mekanizma nedir? ‘İnsan, proletarya, devrim, adalet’ gibi kavramların yeri ayrıdır, ‘piyasa’nın işlevi ayrıdır. Sovyet sosyalizmi piyasanın yerine devleti koydu, devlet bu işi iyi yapamayacağı için sistem battı. Şimdi piyasanın yerine tekrar devleti koymayacaksak neyi koyacağız? Bunun cevabı yok!”[1]

Emin misin Taha Akyol? Yok mu? Var. Var olduğunu sen de biliyorsun ama liberal takıntın, engel oluyor buna.  Var “özyönetim” var.

Pazar Sosyalizmi, piyasa sosyalizmi ya da özyönetim…  Arz ve talebe dayalı olarak oluşan sosyalist ekonomik sistem. Bu sistemde üretim araçları kooperatife aittir. Yani üretim aracının üstündeki hâkimiyet işçinindir. İşçi, üretimi gelen talebe göre belirler. Bu talebi belirlemek için de komite oluştururlar. Özellikle yönetimlerce kasıtlı iflas ettirilen ve kapatılmak istenen fabrikaların işçiler tarafından işgali ile şirketin kontrolünü ele geçirdikleri İspanyolca ifadesiyle “fabricas recuperadas” olarak adlandırılan ve Latin Amerika’da gelişen harekettir. Devletçe ve yasal statü ile uygulanışı ise ilk kez Yugoslavya’da oldu. Burada sistem her ne kadar serbest piyasa mekanizmasına tabi olsa da üretim araçları devlete aitti. Ancak merkezi planlamadan farklı olarak neyin üretileceğine devlet değil işçiler karar veriyordu.

Şimdilerde dünyada yalnızca ve azıcık Belarusya’da var. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Belarus ekonomisi, bu yöntem esas alınarak dizayn edildi, edilebildiği ölçüde.

Bir zamanlar Bülent Ecevit’in diline doladığı Özyönetim hakkında en doğru anlatımları Attila İlhan’da görmüşüzdür. Okuyalım o yazılarını:

Hadi size güleceğiniz bir şey söyleyeyim: Bizim kuşağın toplumcuları (1920’liler) sanırdı ki, sosyalizm uygulaması dediğin aslında kamulaştırmadır; özel mülkiyeti kamu mülkiyetine dönüştürdün mü tamam, iş çözümlenmiş demektir. Bunun iki büyük sakınca getirdiğini anlayabilmemiz için yıllar geçti, birisi yasal olarak kamulaştırmanın mülkiyeti kesinlikle kaldırmadığıydı bunların, ikincisiyse bürokrasi! Sosyalizm uyguluyoruz diye bu yola dökülenlerin, çetrefil bir bürokrasi şebekesi kurup işçi sınıfını bu kez onun buyruğunda çalıştırdığı, ücretlilik devam ettiğine göreyse artı-değerin üretim araçlarına fiilen sahip olan bürokrasiye gittiği, batı ülkelerinde bugün toplumculuğa bismillah diyenlerin bile bildiği bir gerçek! 

Oysa toplumculuğun amacı nedir, üretim araçlarının üreticilerin denetiminde olması değil mi? Günün birinde bu temel ilke hatırlanarak özyönetim uygulamasına geçilmiştir. Zaten üzerinde biraz oyalanmak isteyişim de bundan!

1949’da Yugoslav sosyalizminin beyin takımından Kardeli, şöyle laf ediyor:

Ne kadar mükemmel olursa olsun, ne kadar dâhiyane yönetilirse yönetilsin, hiçbir bürokratik aygıt sosyalizmi kuramaz.’

Yugoslavya. Özyönetim işçileri

27 Haziran 1950’deyse Yosip Broz Tito, aynı konuda şunları belirtmiştir.

Üretim araçlarını devletin yüklenmesi işçi hareketinin ‘fabrikalar işçilere’ sloganının gerçekleşmesi anlamına gelmez. Oysa propaganda için söylenmiş soyut bir laf değildir bu, derin olduğu kadar da köklü anlamı vardır, hem toplumsal mülkiyete ilişin olarak hem emekçilerin haklarına ve görevlerine ilişkin olarak. Şu halde, toplumculuğu gerçekleştirmek istiyorsak, lafta kalmamalı, gerçekleşmelidir.”

Yugoslavlar kendi ülkelerinde geliştirdikleri özyönetim biçimini iki önemli ilke üzerine kuruyorlar. (Başka ülkelerde de özyönetim biçimleri var.) Bu ilkelerden birisi şu:

“Sosyalizm, bireysel mutluluğu, daha üstün amaçlar için feda edemez, zira bireysel mutluluk sosyalizmin birinciye gelen amacıdır.”

İkincisiyse şu: “Gerçekleştirilmiş, yaratılmış olan şeylerden hiçbirisi bizim için terk edilmeyecek, yerine daha ilericisi, daha özgürü, daha insancılı getirilmeyecek kadar kutsal olmalı.”

Bilmem ülkemizde hemen hemen kuramı da kılgısı da hiç bilinmeyen bir üretim biçimi konusunda bazı aydınlatıcı önbilgiler aktarabiliyor muyum? Yalnız şurası bir gerçek ki, bugün Yugoslavya yalnız fabrikalarda değil, kamu hizmetlerinin çoğunda da özyönetimi uygulama haline getirmiş bir ülke, daha da ilginci bunu 1963 Anayasası’na geçirmiş olmaları; böylelikle insanın uygarlık hakları üzerine yepyeni birisi daha ekleniyor ki bu da özyönetim hakkıdır, her vatandaşın üretim ve kamu hizmetlerini yönetmek anayasal hakkı oluyor, üstelik yasalar bu hakkın engellenmesini cezalandırıyorlar.

Özyönetimin ayrıca Cezayir’de uygulandığı, Fransız Sosyalist Partisi tarafından da programa alındığını biliyoruz. Özellikle Fransız sosyalistlerinin özyönetimi özgürlükçü bir sosyalizm uygulamasının en önemli ilkelerinden saydıklarını okuyup duruyoruz.

İyi ama nedir bunun özelliği?

Bir kere, üretimle işçi sınıfı arasındaki bürokrasi ekranını kaldırıyor; merkeziyetçi planlamadan demokratik planlamaya geçiyor; yönetimde sürekli denetim sistemini getirerek yöneticilerin yönetenlerle farkını en aza indirmeye uğraşıyor! Üretim üniteleri düzeyinde (fabrika ve işletmelerde) çalışanlar hem üretimi, planlayacak hem de planı uygulayacak yöneticileri kendi aralarından seçiyorlar; ayrıca onların uygulamalarını da, planlarını da denetleme hakkını elde tutuyorlar. Böylelikle üretim, üreticilerin direkt denetimi altında gerçekleştirilmiş, bürokrasinin baskısı önemli ölçüde azalmış oluyor. Merkeziyetçilik hafiflediği için de işyerinde demokrasi yürürlüğe girebiliyor.

Hemen söyleyeyim ki kusursuz yürümüyor bu işler, işyeri seçimlerinde teknik elemanların üstünlük sağladığı, yöneticilerin ağır bastıkları sık rastlanan yakınmalar arasında; ayrıca, işyeri çalışanlarının ortaklaşa mülkiyeti haline geldiğine göre, geride bir yerlerde mülkiyet hakkına benzer bir hak işliyor yine; nihayet, her üretim ünitesi kendi çıkarını kollamaya eğilim gösteriyor, hele ‘sosyalist Pazar’ denilen piyasa da oluşursa, kâr düşüncesinin filizlendiği görülüyor.

Altını çizmeyi düşündüğüm nokta, toplumculuk alanında saplantılara yer olmadığı, genel ve temel ilkelerin uygulanması için hemen her toplumun kendi koşullarına göre yeni öneriler getirebileceği! Özyönetim, bu yeni önerilerden birisidir, görünüşe göre sonuncusu da olmayacaktır.”[2]

Özyönetim işliyordu Yugoslavya’da. Ulusal bir uygulama idi. Öyle işliyordu ki, sosyalizmin esasına halel getirmeden bir “Sermaye Piyasası” bile uygulamaya sokulmuştu. Bu işleyiş, akılcılık ve ulusallık, Kapitalist Batı’nın kinini ivmeliyordu.  Ne zaman ki Sovyetler Birliği çöküşe geçti, Doğu Avrupa Ülkeleri tam bağımsızlık ve demokrasiye geçtiler kâğıt üzerinde ve sözde, işte o zaman Küresel Kapitalizm, dişlerini Yugoslavya’ya batırdı. Bu ülkenin bütünlüğünün çimentosu ve simgesi Tito çoktan ölmüştü. Irkçı ve dinci kışkırtmalarla, iç savaşlarla parçaladılar Yugoslavya’yı, yediye böldüler, sonra her bir parçanın bünyesindeki fabrika ve işletmelere saldırdılar, kimisi kapandı, kimisi özeleştirme adı altında yerli ve yabancı sömürücülerin eline geçti.

TÜRKİYE TARİHİNDE İŞÇİ ÖZYÖNETİMLERİ

Ders ve deneyim dolu “zorunlu özyönetim örnekleri” yaşandı bizim yakın tarihimizde… Ve çok değerliler, çünkü işçilerin eseri, onların mucizesi… Bunları unutturmamak adına yeniden ilginize ve bilginize sunuyorum.

İstanbul Dizgicileri

İlginçtir, işçi sınıfı tarihine dair belgelerde bu topraklardaki ilk özyönetim deneyimi 1923 Mürettipler grevi olarak geçer, ancak bizzat Mürettiplerin bu grevleri sırasında kendi çıkardıkları gazetelerinde bir başka özyönetim deneyiminden bahsedilir. 20. yüzyılın başındaki bu özyönetim deneyimini yine mürettipler gerçekleştirmiştir. Yazar, belleğine dayandığı için gazetedeki anlatımından tam tarihi kestirmek güç, ama ona göre, 1900 ya da 1901 yılı içinde İstanbul’daki basın emekçileri, mürettipler, muhabirler, yazarlar, gazete sahiplerine karşı birleşerek kötü çalışma koşulları ve ücretlerin ödenmemesi nedenleriyle greve giderler. Dizgi işçileri grevle sonuç alamayınca, Abdülhamid’in baskıcı yönetimine rağmen, matbaaya el koyarak kendi gazetelerini (Saadet) çıkarırlar.

Bugüne kadar ilk diye bildiğimiz özyönetim deneyimi ise bundan sonra 1923’te gerçekleşir. Matbaalarda gazete, dergi, kitap vb. dizgisini yapan dizgi işçilerinin yani Mürettiplerin grevi İstanbul’da 6 Eylül 1923’te başlayıp, 20 Eylül 1923’te biter.[3] İşgününün uzunluğu ve çalışma koşulları yüzünden başlayan bu grev sırasında dizgi işçileri, kendi yönetimlerinde iki gazete basarlar. Bunlardan ilki Dizgiciler cemiyetinin gazetesi olan Haber’dir; ikincisi ise Adil’dir. İşçiler, bu gazeteler aracılığıyla greve gidiş nedenlerini kamuoyuna duyurmaya çalışırlar. Gazetenin basımı ve işyerinin yönetimi tümüyle grevci işçilerdedir. Ne yazık ki, günümüzde konuyla ilgili kaynak sınırlıdır; Mete Tunçay’ın verilerine göre, 1923’ün Temmuz-Eylül ayı arasında toplam 100 dizgi işçisi grev yapmıştır; ancak bunların ne kadarının özyönetim deneyimine katıldığına dair bilgi elimizde yok. İşçilerin yönettiği matbaalar, patron gazetelerini basmadığı için, patronlar Tanin matbaasında bastırılan Müşterek adında ortak bir gazete çıkarır; greve kara çalan yazılar yayımlatırlar. Bunun üzerine 12 Eylül 1923 sabahı işçiler bu matbaayı basarlar.

Toplumsal hareketin yükseldiği bir dönem olan 1922-1923 yıllarında işçi hareketi ikiye bölünmüştür. Bunun izleri dizgiciler grevi öncesinde 1 Mayıs 1923’te görülür. Daha uzlaşmacı bir çizgide olan Umum Amele Birliği 1 Mayıs’ı Sultanahmet’te kutlar. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası ise Dizgiciler Derneği’nde (Mürettibin Cemiyeti) dizgiciler ve diğer işçilerle bayramlaşır. Görülen o ki, daha sonra işyerinde üretime el koyacak olan dizgiciler, 1 Mayıs’ı sosyalistlerle kutlamışlardır. Bu da grevin ve özyönetimin siyasal hareketlerden etkilenmiş olabileceğini göstermektedir. Dizgicilerin özyönetimi, 20 Eylül 1923’te hükümetin aldığı önlemler sonucunda sona erdirilmiştir. Dizgi işçilerinin özyönetim deneyimi hakkında bilgiler şimdilik bunlarla sınırlıdır.

Ama Cumhuriyet’in ilk özyönetim deneyimi olan Alpagut Madencilerinin işgal ve özyönetimine dair bilgiler daha geniştir.

1969 Alpagut İşçi Özyönetimi

1969 yılında Çorum’a bağlı Alpagut Linyit İşletmeleri’nde çalışan 786 işçi bir forum düzenler. Haklarını aramak için aylardır yaptıkları eylemlere ve greve yanıt alamayınca, forumda alınan karar doğrultusunda 13 Haziran 1969’da kötü işletilen işletmenin yönetimini ele geçirirler.

Çorum Alpagut işçileri direnişte. 1969

Alpagut Linyit İşletmeleri, Çimento Sanayii’ne ve bölgeye linyit kömürü üreten, Özel İdare’ye bağlı maden işletmesidir. İşletmede kimi zaman siyasal torpil ve şişirmeyle 900’ü aşan işçi çalışmakta; 1969’da ise bu sayı 786 işçi ve buna eklenen memur ile yöneticilerden oluşmaktadır. İşgale kadar, işçilerin iki aydan fazla süredir ücretleri ödenmemiştir. Ocaklarda iş güvenliğini sağlayan tek bir mühendis vardır; o da rapor vb. nedenlerle aylardır işyerine uğramamıştır. Maaş aldığı halde ocağa gelmeyen personel vardır, bunlar siyasal kadrolaşmaya göre yüksek maaşlarla işe alınmıştır. Siyasal rüşvetlerle yönetici konumuna getirilen insanlar, madene bile uğramadan para almakta, özel idare ücretleri ödemezken, siyasal kayırmacılıkla kimi özel işletmelere ya da yine devlet işletmelerine veresiye kömür vermektedirler.

İşçiler, Çorum ve Havalisi, Birleşik Maden İşçileri Sendikası’nın örgütlediği eylemler ve grevler yaparlar. Sonuç alamayınca sendikalı işçilerin de öncülük etmesiyle işletmeyi işgal ederek, kendileri üretim yapmaya başlarlar. Ücret alacaklarının verilmesi, torpil ve yolsuzluğun sona erdirilmesi, iş güvenliğinin sağlanması, ocakların daha iyi yönetim için Türkiye Kömür İşletmeleri’ne devredilmesi gibi talepler, işçilerin ilk talepleridir. Sendika başkanı ve genel olarak sendika özyönetime mesafeli dursa da, Alpagut şubesindeki sendikalı işçiler, işgal ve özyönetimde başı çekerler. İlk yapılan, vardiyası biten işçilerin yönetim bürosunda ve kömür depolarında denetimi sağlayarak nöbet tutması, vardiyası gelenlerin ise ocaklara inerek üretimi sürdürmeleridir.

Alpagut maden işçilerinin mücadelesi Genco Erkal yönetimindeki Dostlar Tiyatrosu sahnesine de yansımış, Haşmet Zeybek’in yazdığı oyun büyük ilgi çekmişti.

 

Özyönetimin temel organları, tüm işçilerin oluşturduğu genel işçi kurulu ile onların seçtiği işçi konseyidir. İşgale ve üretime katılan tüm işçiler, üretimi yönetmek, satışı düzenlemek ve kontrol etmek gibi yürütme işlerini üstlenen bir İşçi Konseyi seçerler. İşçi Konseyi, tüm işçileri temsil etmektedir, ona karşı sorumludur ve haftalık raporlar verir. Bu raporlar, satış miktarı ve satışlardan elde edilen gelirlerin olduğu kadar üretimin devam etmesi için gerekli harcamaların da açık bir dökümünü yapar. Gerektiğinde gazetelere bu dökümler verilerek, patronların kara çalmalarına yanıt verilir. Muhasebecilerden bir kısmı işgale katılmasa da, katılanlar gelir ve gider hesaplarını yaparlar; işçi konseyinin satış kurulu bu hesabı denetler. Bu işçi kuruluna, işçi konseyinin mali sekreteri başkanlık yapmaktadır.

İşçi Konseyi, üretilen kömürün satışını daha önceki yönetimin aksine peşin yapma kararı alır ve bunu sıkı biçimde uygular. Peşin satışlardan elde edilen gelir artar. Bu gelirden, üretimin sürmesi için gerekli harcamalar (maden direği, akaryakıt gibi) çıkarıldıktan sonra kalan para, işçiler arasında dağıtılır.

Üretimden elde edilen net gelirin, nasıl bölüşüleceği de tüm işçiler arasında tartışılır. Genel karar, alacakların öncelikle ödenmesi üzerinedir. İşgalin 27. gününde ücretler düzenli ödendiği gibi işçilerin nisan ayı alacakları da kapanmıştır. Henüz işgalin ikinci gününde yapılan genel işçi kurulu toplantısıyla, işletmeye uğramayan müdürün, muhasebe müdürünün ve işçilerin ikna çabalarına rağmen rapor almaya devam eden mühendisin işine son verilir. Çorum Valisi’nin temsilcilerle makamında görüşme talebine, görüşmenin tüm işçilerin gözü önünde, işletmede yapılması gerektiğine karar verilerek red yanıtı verilir.

Alpagut işçileri Ankara’da

İşçi Konseyi, çalışmayı ve üretimi düzenler. Üretim artar; üretim kapasitesi de artar. İş güvenliği sağlanır, ODTÜ’den gelen duyarlı mühendisler denetimlerde bulunurlar. İşçiler, artık muhasebeyi şeffaf yapmakta, kontrol etmektedirler; üretilenden elde edilen gelirin bilgisine sahiptirler. Bu gelir arttıkça, ücretlerini ve eski yönetimden kalan borçlarını hızla karşılamaktadırlar. Bu yüzden İşçi Konseyi’nden bir işçinin dediği gibi ‘işçiler işlerine dört elle sarılırlar’. ‘Artık işçi ocağı kendi malı gibi değerlendiriyor, bu emeği de para olarak değerlendirildiğinden durumundan memnundur.

İşçi yönetiminde üretim henüz iki hafta içinde yaklaşık %50 artmıştır. Üretimden gelen gelirle alacakların ve ücretlerin düzenli ödenmeye başlanması işçilerde büyük bir özgüven gelişmesine yol açmıştır. Civar köylerde oturan aileleri ve yakınlarının özyönetime desteği giderek artmıştır. İşçi yönetiminin kökleşmesi, bu yönetimi sona erdirme çabalarını da artırır. Daha önce işçilerin beceremeyeceğini düşünerek âtıl kalan yetkililer, harekete geçerler. İl Genel Meclisi toplanır. Vali, İçişleri Bakanlığı’na giderek Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün madeni devralması için incelemelerde bulunmasını talep eder.

İşgalin ilk günlerinde eski yönetim yanlısı kimi işçiler, üretimi sabote eder; kartvizitle işe alınmış bazı işçiler, işe uğramazlar; uğrayanlar ise ortak belirlenen çalışma düzenine uymazlar. 40’a yakın böylesi eski işçi, tüm işçilerin kararıyla işten çıkarılır.

İşçilerin kurduğu işçi satış kurulu, işçilerin inisiyatifini işyerinden satış alanlarına genişletir. İşçi özyönetimi eski yönetimin uygulamalarını ortadan kaldırır. Alpagut’ta üretilen kömür, daha önce patronlar tarafından devlet işletmelerinden özel işletmelere doğru torpil ve yandaşlıkla dağıtılır; sıra köy halkına hatta köy okullarına hiç gelmez. Oysa İşçi Yönetimi ile birlikte köy okullarına öncelik verilmesi, köy halkına danışılması, özyönetimin toplumsal meşruiyetini de hızla yayar. Yolsuzluğun, karaborsanın ve fahiş fiyatın kaldırılması da halk içinde meşruiyeti büyütür. Satışlar sırasında yolsuzlukların önü alındığı gibi, kömürün köylere dağıtılması sırasında fahiş fiyatın da önüne geçilir; bu şekilde karaborsacılık engellenmiş olur. Zaten babası, kardeşi, eşi madende çalışan köylüler tüm gözünü madene dikmişken, işçi özyönetiminin bu olumlu sonuçları herkesi etkiler. Kararların oluşumuna katılmak özyönetime verilen desteği de güçlendirir. Ta ki, 16 Temmuz 1969 akşamı, Ankara’dan getirilen Jandarma Birliği ocakları ve kuvvet santralini ele geçirip, işçi yönetimini sona erdirene dek.

Alpagut mücadelesi Doğan – İnci Özgüden’in ANT dergisi sayfalarında böyle yer buluyordu

Devletin müdahalesi ile birlikte sendikalı olan ve başı çeken işçiler işten atılır. Ama Alpagut işçilerinin, ücretler ve işten çıkarılanlar için eylemi devam eder. 34 günlük özyönetim, işçi tarihine önemli bir deneyim bırakır. Alpagut işçilerinin deneyiminin etkisi hızla yayılır.

Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından diğer önemli bir özyönetim deneyimi ise 1980’de başlayıp 33 gün süren Yeni Çeltek Maden İşletmesi’ndekidir.

Yeni Çeltek Maden İşçisinin Özyönetimi

Amasya’nın Suluova ilçesinde bulunan Yeni Çeltek Maden İşletmesi, kömür üretmektedir ve üretimi büyük oranda Şeker Fabrikalarına enerji için gerekli kömür üretimine dayanmaktadır. Dolayısıyla bölgedeki önemli bir üretim zincirini birbirine bağlar. Şeker üretimi, şeker pancarı üretimine bağlıdır. Kömür üretimi, şeker üretimine enerji sağlamaktadır. Böylelikle Maden İşletmesi ve Şeker Fabrikası, hem madencinin hem köylünün küspe, pancar gibi yükü kamyona yükleyen yabacıların, kamyoncuların ve bölge halkının tüm kaderini belirliyordu. Bölgede yerleşik olan sendikanın yöneticisi aynı zamanda kömür nakliye filosunun da sahibi olan Satışoğlu lakaplı Mehmet Yılmaz idi ve işverenlerle birlikte işçileri, kimi zaman silahlı çatışmalara varacak biçimde çete usulü tahakküm altına almıştı. İşçi ücretlerini ve çalışma koşullarını Satışoğlu’nun sendikası saptıyordu.[9] Tam da bu kötü koşullara karşı Yeraltı Maden İş Sendikası, Yeni Çeltek’te hızla örgütlenmeye başladı. Kurulduktan sonra DİSK’e katılan bu genç sendika, Satışoğlu’nun çete sendikasıyla kısa zamanda karşı karşıya gelir. Yeraltı Maden İş bu mücadelenin içinde sendikalaşır ve bölgedeki çete egemenliğini kırar; toplu sözleşmelerde hak sahibi olur. Bu sadece madenciler için değil, yabacılar, şeker pancarı üreticisi köylüler için de önemli bir gelişmedir; çünkü böylelikle pancar fiyatları, pancar ve kömür nakliye fiyatları, yabacıların ücretleri gibi pek çok konuya işverenle birlikte hâkim olan Satışoğlu’nun işçi simsarlığı ve tüccarlığının etkisi kırılmıştır. Madenciler, Yer altı Maden İş sendikasında örgütlenerek, kötü çalışma koşullarına karşı 1976’dan sonra defalarca grev yaparlar; bu grevler yükselen işçi hareketinin de etkisiyle sadece ekonomik talepleri değil siyasal talepleri de gündemine alır.

Yeni Çeltek işçilerinin direnişi halkın desteğiyle büyümüştü

1980’e gelindiğinde Yeni Çeltek işletmesinde uyuşmazlıkla sonuçlanan toplu sözleşmeler karşısında yönetimin tutumu bu sefer daha farklı olur. Henüz toplu sözleşme uzlaştırma toplantıları devam etmekteyken, işçilerin grev kararına karşılık ocakların zarar ettiği gerekçesiyle şirket yönetimi ocakları kapattığını açıklar. Bunun üzerine grevin yetmeyeceğini görerek, 26 Nisan 1980’de işletmeyi işgal eden işçiler üretimi sürdürürler.

890 işçi, 33 gün boyunca işçi özyönetimini hayata geçirir. Sendikanın önerdiği toplu sözleşmede, işçilerin 20 kişilik komiteler kurarak yönetime katılması zaten yer almaktadır. Sendikanın öncülüğünde işçiler, bu komitelerden oluşan Konsey’le üretimi ve dağıtımı örgütlerler.

Her biri 20 işçiden oluşan, işçilerin söz ve karar haklarının olduğu komiteler, işletmeyi kâra geçirir. Müessesenin iddialarının tersine haftada 2,5 milyon kâr sağlandığı açıklanır. İşçiler gerekirse hesapların tüm denetçilere açılabileceğini de açıkça belirtirler.

Komiteler üzerinden katılımcı ve üretimin, hesapların şeffafça planlandığı bu özyönetim deneyimi, üretimden dağıtıma ve satışa doğru genişledikçe, işletmenin dışını da etkiler. Kömürün satış ve pazarlaması, halkla birlikte yapılır. Kurulan komiteler aracılığıyla köylerde karaborsa ortadan kaldırılır. Köylerin yakacak sorunu çözülür. Kömür doğrudan işletmeden halka dağıtılır. Yükleme boşaltma işinden, kamyona kadar maden işçileri ile yabacılar dayanışma içinde davranırlar.

Özyönetimin kendi kendini yönetme ve katılım pratiği genişledikçe, toplumsal meşruiyeti artar. Dahası kendi özgüveni ve özgücüne sahip çıkması; maden dışındaki köy komiteleri ve işçi derneklerine de örnek olur. Böylece özyönetim devam ettikçe madendeki komiteler ile köy komiteleri, yaba işçilerinin dernekleri, öğretmen örgütleri (TÖBDER), köy dernekleri ile her alanda dayanışma ilişkisi genişler. Çetelerle mücadelede bu komiteler ve maden işçilerinin özyönetim komiteleri dayanışma içinde birlikte hareket ederler. Genel olarak toplumsal hareketi parçalamak, bölgede yükselen işçi hareketini bölmek için Çorum, Maraş, Amasya’da faşist provokasyonlar hazırlanırken, bunların erken örnekleri Yeni Çeltek’te gerçekleşir ancak özörgütlenmeler yüzünden etkili olamaz.

Hatta iş güvenliği ve maden verimi için önemli olan teknolojik bir değişim yine özyönetimin kendi çabasıyla yapılır. Başka madenlerde yabancı firmalarca yapılan skipdesandre (meyilli galeride skip nakliyesi) kurulumu özyönetim işçileri tarafından gerçekleştirilir.

Özyönetim komitelerinin önemli bir deneyimi de işçi işe alımlarıdır. İşçi ihtiyacı olduğunda özyönetim, köy komitelerine ve bölgedeki derneklere haber gönderir. Komite ve dernekler de işe en çok ihtiyacı olanı belirler. Hangi partiden olduğundan bağımsız, emekçi olması, direnişe sempatiyle bakması, işe ihtiyacı olması temel belirleyicilerdir. Çetin Uygur’un söylediğine göre, işçi ilanının yanı sıra iş talebi de madende bir panoda duyurulur. Özyönetim komiteleri ve köy komiteleri birlikte karar verirler.

Sonuçta 890 kişiyle başlayan ve 33 gün süren özyönetim, tüm bölgedeki köylerde özörgütlenmeleri teşvik eder; bölge işçileri ve köylüleri de madendeki özyönetim etrafında birleşip gelişirler.

Özyönetimin son günlerinde, Valilik ve Bakanlık yetkilileri, işçi servis araçları ile kömür kamyonlarına el koyar; işletmenin telefonlarını keserler. Bu durum, üretimin yavaşlamasına ve bunun yol açabileceği yangın ya da grizu patlaması tehlikesi nedeniyle iş güvenliği sorunlarına neden olur. Sendika bu yüzden 29 Mayıs’ta üretimi ve işyerini terk etmeme eylemini bitirir ve greve başlar. Yeni Çeltek Maden İşletmesi’ndeki grev, 12 Eylül 1980 darbesiyle bastırılır.”[3]

 

[1] https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/sosyalizm-ve-piyasa-167201

[2] Hangi Sol

[3] https://umutsen.org/index.php/turkiye-isci-sinifi-tarihinde-isci-ozyonetim-deneyimleri-ve-kriz-donemlerinde-ozyonetimin-olanaklari-ozgur-narin/

PAYLAŞMANIZ İÇİN