Ben bir laikçiyim ve dersimiz laiklik!

Şimdi şu önemli soru: Neden Lenin böyle yaptı da ‘Laikliği din ve dünya işlerinin ayrılması’ olarak tanımlayan Atatürk, dini devletin kontrolüne alan bir model benimsedi?

 

 

 

CAZİM GÜRBÜZ

“Laikçilik” deyimi, dinbaz ağızlarda yine sakız gibi çiğnenmeye başladı. Bu dinbazlara bakılırsa bu deyim aslında Şükrü Kaya’ya aitmiş. Laikliği, Atatürk dönemimin İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya gibi anlayanlara kendilerinin bu sıfatı yakıştırdıklarını öne sürüyorlar. Peki ne demiş Şükrü Kaya laiklik ilkesinin Anayasaya girmesi için 1937 yılında İsmet İnönü ve 153 arkadaşınca verilen yasa teklifi TBMM’de görüşülürken? Bir bakalım:

“Bu memlekette kahinlerin ve gayri mesullerin vicdanlara amil olmasından ve devlet ve millet işlerini görmesinden çok zarar görmüştür. Mademki tarihte deterministiz, mademki icraatta maddiyatçıyız, o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız… Bizim istediğimiz hürriyet, laiklikten maksadımız dinin memleket işlerine müessir ve amil olmamasını temin etmektir. Bizde laikçiliğin çerçevesi ve hududu budur. Biz diyoruz ki, dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalsın, maddi hayat ve dünya işlerine karışmasın. Karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız.[1]

Mehmet Şükrü Kaya

“Laikçilik” deyimini daha sonra Şükrü Kaya dışında kullanan kimseler olmamış. Sonra 80’li yıllarda bir gün Abdurrahman Dilipak, bu deyime sarılıp dillere düşürdü. Hem de ne düşürme, ilerici cenaha tüneyen nice yarı aydın ve gazeteciler bile “Laiklik başka, laikçilik başka, ben laikim ama laikçi değilim” demeye başladılar. Bunlar bu dediklerini tam olarak anlatamıyor, derine de inemiyorlardı ama bunların bu ayıplarını yüzlerine çarpan da olmuyordu o tarihlerde.

Gelgelelim, dinbaz takımı, kendi düşünce yapılarına uygun izahlarla akıl çeliyorlardı. EuroNur-www.saidnur.de adlı web sitesinde İhsan Torunoğlu’nun 1.8.2008 tarihinde yazdığı yazıdan yaptığımız aşağıdaki alıntı, “laikçi”likten dinbazların neyi anladıklarını ortaya koyuyor: “Laikliğin devlet ideolojisi olduğu savı ne laiklikle, ne de demokrasiyle ilgilidir. Bu sav ancak ‘laikçilik’le açıklanabilir. Laikçilik, laiklik ve demokrasinin ne tarihsel orijinine ne de yaygın teorik bağlamına uygun düşmektedir. Kendilerini milletin üzerinde veya onun vasisi gibi görenler ‘devlet bizim’, ‘biz devletiz’, ‘bizim hayat tarzımızı yaşamayanlar millet-i mahkume ve ötekilerdir’ demek istemektedir. Demokrasi eleştirilebilir; eleştiriliyor da; ama antidemokratik tavırları demokrasi ve yükselen çağdaş insani değerlerle anlamlandırmak pek anlaşılır değildir. (…) Eğer birileri devletin laik olmasını bireylerin laik olmasıyla özdeşleştiriyorlar ise burada ‘laikçilik’ yapılıyor demektir. Laikçilik, laikliğin devleti tanımlayan bir nitelik değil de, devletin ideolojisi ve onun nihai ödevi haline getirilmesidir. 

Laikliğin bir amaç haline gelmesi, onun ideolojileşmesidir. İdeolojileştirilen bir felsefi görüş veya akım artık tartışılır olmaktan çıkmış, dogmalaşmıştır. İzm ve dogmalar insanları düşünmeye değil, inanmaya davet eder.”

DİNBAZLARIN MÜTTEFİKİ DÖNEK LİBERALLER

Dogmadan, düşünmeden körü körüne inanmadan söz edene bakınız. Risale-i Nur’u kireçlenmiş bir dogma ve beyin yıkama aracı haline getirenler, mensuplarına “itaat kültürü” aşılayarak onları “Gassal (ölü yıkayıcı) elinde meyyit (ölü)” olmaya teşvik eden (hatta emreden) bir zihniyet, Cumhuriyet’in laiklik anlayışını eleştirip “ideoloji olmasın” dileğinde bulunuyor. Oysa, Said Nursi: Risale-i Nurları okuyan bir kimse, hiç anlamasa bile, değil mi ki, Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır; öyleyse bu zamanın bir âlimidir” diyordu.[2] Yani, anlamadan âlim oluveriyorsunuz, yeter ki varın nur tekkesine, risale-i nur denilen o ağdalı ifadelere kulak kabartın.

İhsan Torunoğlu adlı bu nurcu muhterem, “laiklik ideoloji haline getirilmezse, biz de laik oluruz da demiyor ha!” demokrasi edebiyatı yaparak laikliği çürütmeye uğraşıyor ve “Laiklikle iman birleşmiyor” diyen Said Nursi’nin görüşlerini kamufle ederek takıye yapıyor. İşte Said Nursi’nin dedikleri: “İslâm hukukunu geçerliliğini kaldırmak esasına dayanan laiklikle, halkın çoğunluğuna istinad eden Cumhuriyet; büyük çoğunluğu Müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem (hükümran) olamaz, birbirini nakzeder. Zira laikliğin benimsenmesiyle iman birleşmiyor. Bu hüküm dinde kesindir.”[3]

Dinbazların bir dönemki müttefikleri, Marksizm’den dönme liberaller de, laikliği laikçiliğe döndürüp, laiklik savunucu ve uygulayıcılarına veryansın etmekten geri durmuyorlardı. Hadi Uluengin’in yazdıkları, bu ittifakı ve cephe birliğini ortaya döküyordu: “Laiklik Batılı bir kavramdır. İdeolojik kökenini Hıristiyanlıktan alır. Devleti ve dini birbirinden bağımsız kılan, bireye vicdan özgürlüğü getiren modern laisizm, önce Makyavel’in ‘Prens’inde teorize edilmiştir. Aydınlanma Çağı düşüncesi ve Büyük Fransız Devrimi ise, laikliğin kurumsallaşmasına zemin yaratmıştır. Ne var ki laiklerden başka, bir de ‘laikarlar’ mevcuttur. Bunlar, devrimin ‘jakoben’ geleneklerini sürdüren ve dinî düşüncenin toplumdaki etkisini azaltmak için, kendi laiklik anlayışını devlet aracılığıyla empoze etmeye çalışanlardan oluşur. Genel olarak ‘sol yelpaze’ içinde yer alırlar. Fransa’da İkinci Cumhuriyet dönemi, Bolşevik devrimi ve onun uzantıları, Nazi Almanyası, Kemalist Türkiye, laikliğin değil, militan ‘laikarlığın’ hüküm sürdüğü yönetimler olmuşlardır. Buralarda din, sivil topluma karşı devletin tahakkümü altına girmiştir. Resmi ideoloji tarafından kanalize edilmiştir.”

“Laiklik ideoloji olmasın” diyor bu nurcu muhterem ve liboş Hadi. Peki laiklik ideoloji mi? Peki ideoloji ne? Bunu ben “Kemalist Türkçülük” adlı kitabımda şöyle izah etmiştim: Felsefe, insanın evren, doğa ve insanlar üstüne derin düşünmesidir kısaca. İnsan bunu yaparken aklından yararlanır, bilimden, sanat ve edebiyattan yararlanır. İnsanın tüm bu felsefi bakış ve irdelemelerden çıkarsayıp hüküm ve inanç haline getirdikleri ise ideolojiyi oluştururlar. İdeolojinin genel kabul görmüş tanımı şudur: ‘Siyasal ve toplumsal oluşumların tutum, duruş ve yaklaşımlarına yön veren siyasal, hukuksal, bilimsel, felsefi, edebî, dinsel, ahlâki, estetik düşünceler bütünü’. İdeoloji çoğu kez doktrinle karıştırılır. İdeoloji insanın ve hayatın her alanını kapsar. Sizin toplumsal tutumunuz, toplumu yorumlayışınız, ekonomik ilişkilere bakışınız, başta aşk olmak üzere tüm insanlık hallerine dair tanı ve algılamalarınız, evreni ve yaratılışı yorumlayışınız, ideolojinizdir kısaca.”

Peki bu tanım ve izahlarım ışığında Laikliği ideoloji olarak algılayabilir miyiz? Elbette. Din ve dünya işlerinin ayrılmasını isteyen bir düşünce, bir ideolojidir kesinlikle.

TÜRK – İSLAM SENTEZCİSİ ÜLKÜCÜLERİN LAİKLİK ANLAYIŞI

Gelelim Türk-İslam Sentezcilerine… Onlar hangi ağzı kullanırlar, nerede dururlar? Laik midirler? Bunu şu meşhur Ümit Özdağ’ın yazdıklarında çarpıcı biçimde görebiliriz:

“Ulusalcıların din anlayışı pozitivist/laikçi bir zemine oturur. Genellikle dinin sosyal yaşamdaki rolünü küçümseyen bir yaklaşımı temsil ederler. Din ile ilişkileri henüz sağlıklı olarak tanımlanmamıştır. Bir yandan misyonerlik faaliyetlerine sert tepki gösterirler öte yandan Kur’an kurslarından rahatsızlık duyarlar.

Oysa Türk milliyetçileri/Ülkücüler İslam dinini Türk milletinin ayrılmaz bir parçası, karakterini oluşturan en önemli etkenlerden birisi olarak görürler. Türk milliyetçileri için İslam dini pozitivist/laikçi gözle bakılabilecek ve sosyal yaşamdan dışlanabilecek bir olgu değil, uygarlığımızın, ‘bizi biz yapan’ başat unsurlardan birisidir. Türk milliyetçileri Türk-İslam ülkücüleridir.”

Ya Yaşar Nuri Öztürk, o da din lehine başka kıvırtmalar peşindedir: “’Laiklik, din ile dünya işlerinin ayrılmasıdır.’ Şeklinde çok farklı çerçevelerde alınabilecek bir tanım son derece hatalı ve tehlikelidir. İşin esasına uygun ve bilimsel değildir. Türkiye’de yıllarca bu tanımda ısrar edildi ve bunun sonuçları kuşku ve karmaşa getirici oldu. Bu karmaşa sonucundadır ki laiklik, devlet ve hukuk düzeni ile ilgili bir tavır ve yöntem olmaktan çıkarılıp bir ideoloji, hatta din gibi algılanmaya başlandı. Bunun en tehlikeli yanı ise, laikliğin din-İslam karşıtı (hatta düşmanı) gibi algılanması olmuştur. Olay, sadece algılama düzeyinde kalmamış, laikliği din gibi gösterip İslam üzerinden siyaset ve çıkar sağlayan dinci siyaset odakları bu hatalı algılamanın sürekli bir biçimde altını çizerek büyük kitlenin kafasını karıştırmış, hatta belli bir kısmını ‘ya laiklik, ya İslam’ ikilemiyle karşı karşıya getirebilmişlerdir.” [4]  

Pekii şimdi gelelim Atatürk laikliğine ve bunlarla Atatürk arasındaki düşünce uzaklığını ortaya dökelim.

ATATÜRK CUMHURİYETİ’NİN DEVRİMCİ SESİ

Cumhuriyetin laiklik anlayışı gerçekte ne idi, din ve devlet işlerinin ayrılması yanında, din ve dünya işlerinin ayrılmasını da içeriyor muydu?

Bunun en kestirme yanıtını 15 Teşrinevvel (Ekim) 1927 Cumartesi günü toplanan Cumhuriyet Halk Partisi Büyük Kurultayı’nda kabul edilen “Yeni Tüzük”ten almak gerek. Bu tüzüğün “Genel Esaslar” başlıklı bölümü, 7 maddeden oluşmaktaydı. Bu maddelerden 3’üncüsü şöyle idi:

“Madde 3: Fırka, dini ve vicdanları siyasetten ve siyasetin her türlü karışıklığından kurtararak ulusun siyasi, sosyal, iktisadi bütün kanunlarını teşkilat ve ihtiyaçlarını aklî, ilmî ve fenlerin çağdaş uygarlığa kazandırdığı ilke ve biçimlere uygun olarak gerçekleştirmeyi, bir başka deyişle devlet ve ulus işlerinde din ile dünyayı birbirinden ayırmayı en önemli ilkelerden sayar” 

Cumhuriyet’in ideologlarından Falih Rıfkı Atay’ın yazdıkları ise, CHP Kurultayı’ndaki bu ifadelerin açımlaması niteliğindedir

“Medrese hiçbir zaman, halkın ve devletin dünya işleri üzerinde egemen kalmaktan vazgeçmemiştir. Din bir vicdan işidir. Tanrı ile kul arasındadır. İslamlıkta ruhanîlik yoktur. Bu gerçekleri hep biliriz. Din adamının görevi, bu esaslar dışına çıkamaz. Vaaz ve hutbeleri, Kur’an’ın ahlâk ayetleri üzerine temellendirmeden ileri gitmemek lazım gelir. Atatürk laisizmle, Türklüğü akıl hürriyetine kavuşturmuştur. Türkler dünya işlerine sadece akıl yolu ile düzen vereceklerdir.[5]

Ve Sabahattin Selek, bu “akıl hürriyeti”nden yeterince yararlanıp yararlanamadığımızı, tek tümcede özetliyor, hem de en çarpıcı biçimde: Anadolu İhtilali laik bir devlet kurabilmiş, ama laik bir toplum yaratamamıştır.[6]

LAİKLİĞİN DÜŞMANLARI CUMHURİYETİN DÜŞMANLARIDIR

Evet yaratamadı, yaratamayınca da işte bunlar çıktı ortaya:

“Laiklik kâfirliktir, şeytan da laik idi” ya da “laiklik müşriklik”[7] diyen din adamı kılıklı yobazlar türedi bu ülkede. Bu zihniyetin temsilcileri, 14-15 yaşındaki İmam-Hatip Okulu öğrencilerine şu kışkırtıcı, saptırıcı ve arsız yemini ettirdiler: “Ben Muhammed Mustafa ümmetindenim. Türkiye dinsiz, Laik bir devlet haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için devlet idaresinde söz sahibi olacak mevkilere gelmek için çalışacağıma, dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ederim[8] İşte bu da bir başkası, bir imam-hatip müdürü, onun dedikleri de aynı minval üzere: “Nevşehir Eğitim-Bir Sen Şube Başkan Yardımcısı ve Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu Müdürü İskender Çınar’ın facebook hesabından “İlk laik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız, p… varsa laiktir” ifadelerinin yer aldığı paylaşımları ortaya çıktı.

Çınar’ın ayrıca hesabından hilafet çağrıları da yapması dikkat çekti. Medreselerin kapatılması, hilafetin kaldırılması, Arapçanın yasaklanması, ezanın Türkçeleştirilmesi ve laiklik ilkesinin anayasaya girdiği yılları paylaşan Çınar, ‘2024 de hilafet geri gelecek. Diğerlerini söylemeye gerek bile yok’ yorumunda bulundu.[9]

Ve bugün Ayasofya ibadete açılmış, oraya soyadı Boynukalın olan bir Prof. “Başimam” olarak atanmış ve bu imam kendini Şeyhülislam sanıp, laiklik ilkesinin anayasadan çıkarılması gerektiğini savunur olmuş.

Bütün bunlarla mücadele etme ve onları alt etmenin yolu, laikliği ödünsüz ve doğru olarak ve Ceyhun Atuf Kansu’nun şu sözünü kulaklara küpe ederek savunmaktır: “Laikliği vermek, Cumhuriyeti vermektir.” Yeter mi bu kadarı? Hayır, yetmez, Atatürk laikliğini de aşan bir Lenin laikliğini savunmak gerekir. Nedir o? Onu da “Daim Sola Daim Sola” adlı kitabımdan aktarayım:

“2010 yılında yayımlanan ‘Kartal Gözüyle Laiklik’ kitabımda, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir Atatürk kurumu olduğunu anlatmış, Atatürk’ün bu kurumu kuracağı zaman danıştığı kişilerden birisine ‘Peki çocuk, şu Sultanahmet Camii imamının maaşını kim verecek?’ diye sorduğunu ‘Cemaat toplar verir Paşam’ yanıtını alınca ‘Hayır hayır, onları cemaatin eline baktıramayız, biz vereceğiz’ dediğini aktarmıştım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın korunmasını istemiş, Diyanet’e bütçeden verilen payı dillerine dolayanların, Batı ülkelerindeki kilise vergisinden neden söz etmediklerini de sormuştum. Daha da ileriye gitmiş, başta Orta Asya Türk Cumhuriyetleri olmak üzere tüm İslam Dünyasına Diyanet modelini önermiştim.

Aradan geçen 11 yıl boyunca, ben değiştim, düşüncelerim değişti, Diyanet ise öyle değişti ki tanınmaz bir halde.

LENİN’İN LAİKLİK MODELİ

Bu arada Lenin’in modelini hatırladım.

Lenin, 1917 Ekim devriminden kısa bir süre sonra bir kararname yayımlayarak ülkesinde ‘Kilisenin devletten, okulun kiliseden ayrıldığını’ açıkladı. Bu ilke daha sonra aynen Sovyet anayasasına da girdi. Deniliyordu ki bu kararnamede: ‘Okullarda dinsel öğretilerin okutulmasına izin verilemez. Sovyet devletinde din, yurttaşların özel işidir. Yalnızca özel ortamlarda öğrenilebilir ve öğretilebilir.’ Bu kararname ile kilise dernekleri ve dinsel dernekler kurulmasına izin veriliyor ve bunların hukuksal durumu şöyle ifade ediliyordu:

‘Onların hiçbir hukuksal üstünlükleri yoktur ve onlar devletten yardım alma isteminde bulunamazlar. Bütün bu dernekler dindarların gönüllü olarak verdikleri bağışlarla yaşamalıdırlar. Zorunlu biçimde onların adına ve hayrına bağış toplamak ve para biriktirmek kesinlikle yasaktır.’

V. İ. Lenin

Kararname, kilisenin emlakini halk malı ilan etti ve aynı zamanda ibadet binaları ve eşyalarının uygun dinsel örgütlere parasız yararlanmak üzere özgülenmesini de kabul etti.

Kararnamenin hiçbir maddesi dindarların haklarını sınırlamıyordu. Dinin özgür olarak seçilmesi, dinsel ayin yapmak özgürlüğü, dindarlara her tür siyasal ve yönetsel haklar verilmesi de bu düzenleme içinde idi.

Dahası da var, tüm dinler örgütlü idiler merkez ve taşra olarak, SSCB çöktüğünde bu tür yapıların sayısı 22 bin dolayında idi.

Din karşıtlığı ve ateizm propagandası ise serbest oluyordu.

Haa peki şimdi şu önemli soru: Neden Lenin böyle yaptı da ‘Laikliği din ve dünya işlerinin ayrılması’ olarak tanımlayan Atatürk, dini devletin kontrolüne alan bir model benimsedi?

Sanırım şundan: Atatürk’ün Kurtuluş Savaşına destek veren Rıfat Börekçi gibi din adamlarına bir minnet ve şükran borcu vardı, onları kıramıyordu (oysa Lenin böyle bir destek alamamıştı, böyle bir borcu ve yükü yoktu). Atatürk çıkış yolunu, dini devletin kontrolüne almakta ve devlete bağlamakta buldu. Bu, o gün için doğru idi. Ancak 1946’dan itibaren iktidarlarca istismar edilen din, istismar edile edile öyle bir güce erişti ki, devleti kontrolü altına aldı, almakla da kalmadı, Cumhuriyet’in altını da oyar oldu, Atatürk’e düşmanlık eder oldu, üç bakanlığın bütçesi kadar bir bütçeyi yutar oldu.

Bu ülke bunu kaldıramaz! Diyanet kaldırılmalıdır!”

 

[1] TBMM Zabıt ceridesi, V. 16 (1937) 60-61
[2] Latif Erdoğan-Me Fethullah Gülen/S.113
[3] İslâm Prensipleri Ansiklopedisi 2196. Paragraf
[4] Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk/ “Kur’an Verileri Açısından Laiklik”
[5] Falih Rıfkı Atay/Atatürkçülük Nedir?
[6] Sabahattin Selek-Atatürk İhtilali, sayfa 405
[7] Video ve CD’leri çok dinlenip izlenilen Timurtaş Hoca’nın hezeyanı
[8] Hikmet Çetinkaya-Şeriat Pazarı
[9] http://haber.sol.org.tr/toplum/imam-hatip-muduru-ilk-laik-seytandir-dunyada-ne-kadar-hirsiz-p-varsa-laiktir-181348

 

 

 

Tuval Üzerine Yağlıboya / 176,5x237cm. MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Kol.

 

PAYLAŞMANIZ İÇİN