Bayburtlu şairler üstüne…

Yokluğu paylaştığı, derdini çok çeken karısının ölümü çok sarsmıştır Celâli’yi. Karısının tabutu musalla taşına konur, cenaze namazı kılınır, helallik alınır, Celali seslenir Hoca’ya:

-Hoca dur hele, sıra bende, karıma diyeceklerim var!

CAZİM GÜRBÜZ

BAYBURTLU ZİHNİ’DEN ANEKDOTLAR

Bayburtlu Zihni’yi çoğu kimse “Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş/Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı” dizeleriyle başlayan ünlü koşmasından tanır.

Rus işgali sonrası Bayburt’un anlatıldığı bu ünlü koşma, halk müziği ve sanat müziği formunda üç kez bestelenerek önemli ve özgün bir yere sahip olmuştur.

Zihni’nin bilinen bir başka yönü de küfre varan yergileri ve hazır cevaplılığıdır.  

Şairin yergi gücünü çarpıcı bir biçimde yansıtan çeşitli örnekleri aşağıya alıyorum:

KURA MOLLANIN SIPASI

Zihni’nin Kura Molla adındaki arkadaşının bir oğlu olmuştur. Kura Molla bu mutlu gün için Zihni’den bir tarih düşürmesini ister. Arkadaşına söz anlatamayan şairimiz, tarih düşürürken Kura Molla’yı bir güzel taşlamadan kendini alamaz. Necdet adlı çocuk için şöyle der:

Doğdu Necdet sevindirdi atasın

Kura Molla hemin (Yeni) buldu sıpasın

AVAZ-I KELB

Bir ilginç anıyı da “93 Moskof Harbi ve Başınıza Gelenler” adlı kitabında Mehmet Arif Bey anlatır.

Zihni, karakışta Doğu Anadolu’da yolculuk etmektedir. Şiddetli tipide donmak üzereyken bir köpek sesi işiten şair, o yöne doğru giderek bir köye varır ve kurtulur.

Zihni’nin bu olaydan dolayı söylediği beyit şöyledir:

Şiddet-ü berd-ü (1)  şitâdan (2) şenliği gördükçe kalb

Hoş gelür bülbül sedasından âna avaz-ı kelb (3)

1-Soğuk  2-Kış  3-Köpek sesi

OF’TAN AZLOLMANIN ÖYKÜSÜ

Nâzım Hikmet’in o dizelerini bilirsiniz:

“Topraktan öğrenip

                      kitapsız bilendir.

Hoca Nasreddin gibi ağlayan

                       Bayburtlu Zihni gibi gülendir.”

Gerçekten de Zihni’nin gülmezliği Bayburt’ta nam salmıştır, hatta çok nüktedan ya da komik kimseler için “O, Zihni’yi bile güldürür” denmiştir. Nazım Hikmet’in o günün iletişim ve araştırma zorluklarına karşın bu ayrıntıyı yakalayabilmesi ilginç ve önemlidir ve Anadolu’ya, Türk Kültürüne olan bağlılığını göstermektedir.

Neden gülmez bir adamdır Bayburtlu Zihnî? Çünkü haksızlığa tahammülü yoktur, sözü cebindedir, dilini tutamaz, yergileri çok serttir. Ve çok çileler çekmiştir bu yüzden.
Örnekleyelim bu dediklerimizi:
Çeşitli ilçelerde mal müdürlüğü yapmış, birlikte çalıştığı defterdarlarla geçinememiş, bu yüzden başına çok işler gelmiştir. Trabzon’un Of İlçesi’nde Mal Müdürü iken, Trabzon defterdarı Tahsin Efendiyi yolsuzlukları sebebiyle yerden yere vurmuştur:

“Bir karıştır bacağın, bir buçuk endâze boyun

Fitne sandukası, şer mahzeni, şeytan Tahsin”

Tahsin Efendi gider, Çuhadarzade Câzim Efendi gelir ama o da hırsızın tekidir, Zihni ona da veryansın eder:

“Sen ey hain-i bidin ü Mürvet Câzim

Sen ey münkir-i bimezhebü millet Câzim

Vay ol valiye ki, sen gibi defterdara

Ede mühimmat ile himmet Câzim”

55 beyitlik bu yergisinde Zihni, Câzim Efendi’ye “.bne” bile demektedir. Ve dahası da var, bu yolsuzluklara aldırış etmeyen Trabzon valisi Vâsıf Paşa da almıştır nasibini:

“Seni ey hame-i hicviyeme şâyân Vâsıf

Seni ey kâfire dost müslime düşman Vâsıf

Hilede tilki, hıyanette sıçan, salyada kelp

Düz taban, şom kadem, Hırs-ı Horasani Vâsıf”

İşin içine Vâsıf Paşa’yı sokması, görevinden alınmasına sebep olmuştur. Yıl 1846’dır. Hâlini arz etmek için düşer İstanbul yollarına. Of’tan azlolunmuştur of çekmektedir. Of redifli bu şiir düşer kalemine:

“Of, Of’tan azlolup kaldım kuru feryâde of!

On bir aylık gitti mahsûl-i maaşım bade of

 

Ben of oldum, of ben ve ben of’a alüfteyim

Âşık olmuştur bana of, ben of’a üftâde of

 

Of’tan bir of dahi eyler tevellüd âhlar

Ser çeküp âfâka eyler âlem-i bâlâda of

 

Sal kırk oldu der-i vâlây-yı destûrânda

Etmedim terf-i rütbe şöyle kaldım sâde of

 

Penc ü deh sâl oldu gerçi hâceyim ya hâmise

Rabia mümkindi ancak olmasa arada of

 

Böyle of çekmeğe hep âzâyı tahrik eylesem

Ola ki bir iş göreydi meclis-i vâlâda of

 

Mısra-ı berceste oldu târih Zihnî’yâ

Of of’tan azlolup kaldım kuru feryâde of”

İstanbul’a varmıştır umutla… Halini arz edecek, bir “of” deyip açılacak aklı sıra, haklılığı anlaşılacak, Of’a mal müdürü edecekler yeniden onu.

Ancak hiç öyle olmuyor… Kalem efendileri bakarlar sarığına, bakarlar kılığına, “molla” der dururlar alay ve kahkahalarla.

Nereli olduğunu sorar saraya yakın bir ailenin pek şımarık çocuğu. Erzurum’a bağlıdır o zaman Bayburt. “Erzurumluyum” deyince Şair, der ki o şımarık:

“Yahu sizin Erzurum’da çok tezek yerlermiş öyle mi?”

Zihni de ona sorar:

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

“Bizim kayınbirader valilik yaptı da iki yıl orada, o anlatırdı.”

Cebinden kâğıt kalem çıkarıp bir şeyler karalar Zihni. Sırıtarak sorar yine o seçkin şımarık:

“Ne yazıyorsun Molla?”

“Yazı değil, hesap hesap… Sizin kayınbirader iki yıl süresince ne kadar tezek yemiş, onu hesaplıyorum!”

BUNUNLA DA YAZARIM

Bayburtlu Zihni bir kahvehanede oturmuş nargile içmektedir. Onun şairliği ile dalga geçmek isteyen bir delikanlı masasına yaklaşıp “Sen o şiirleri benim götüme yaz” der. Zihni elindeki marpucu gösterip “Ben bununla da yazarım” der.

Cazim Gürbüz, Bayburtlu Zihni’nin mezarında

BEŞİĞİ SEFERBERLİK KAĞNISIYMIŞ, NİNNİSİ FİGAN

“Sahipsiz kuzular meleşirmiş ortalıkta

Dedem Kopdağı Cephesi’nden döndüğü zaman

Düşmüş yollara, çocuk, ihtiyar, hasta

Kuşlar ağıttaymış, haneler viran.


Bir hicret köşesinde babam gözlerini dünyaya

Açtığında ateşler içindeymiş cihan

Gündüz gariplik basarmış ortalığı, gece eşkıya

Beşiği seferberlik kağnısıymış, ninnisi figan” 


Sekiz dizede seferberlik derler buna… Bir koca cihan harbini bunca dizeye nakşedebilmek için yalnızca usta bir şair olmak yetmez, Yahya Akengin gibi seferberlik çilesi görmüş bir belde ve aile çevresinden gelmiş olmak da gerek. Nereden mi varıyorum bu yargıya? Çünkü Akengin’le ben aynı toprakların çocuğuyuz. Atalarımızın çektiği muhacirlik ve seferberlik acıları ile bu acıların anıları, aynı türkülerin varyantları gibidirler. Akengin’in şu dizeleri, yâdıma kendi babamı düşürdü işte bundan ötürü: 

Yahya Akengin ve Cazim Gürbüz

“Zihni’nin şair gönlüne yaslanan gurbetin

Hüznünü duya duya yaşarken derdi ki

‘Bozuktur hali, aşkı olmayan kalbin’

Sonsuzluk arzusuyla bitirdi nöbeti

Başladı içimde babamın hasreti” 

Bir Bayburt Balhar’ı esti bu dizelerle…  “Rüzgâr gibi geçti” sözü, Akengin bakımından geçerli değil, “Seni hangi rüzgâr attı?”nın arayışı ve sevdasındadır o. O’nun esinlerinin içinde esen yellerin payı, diyesin arslan payı. O esen yeller işte böyle anlam ve giz yüklü imgeler getiriyor bulut bulut. “Göçe hazır bir dengi sarmalıyor” Akengin,  “Garibin sırtına yüklüyor” zaman gibi. Zaman’ın im’ini irdeliyor, zamanı algıladıkça sorguluyor, ama zaman bu, ele avuca sığmaz ki, böylece “Bütün siparişleri onda kalıyor” .
Ferhat’lı dizesi öyle çok ki Şairimizin. Neden? Çünkü Ferhat’ın azmi de, aşkı da büyük. Bu aşk ve azim Ferhat’tan bile büyük. Bu gerçeküstü gerçeği, günümüzde de yaşıyoruz aslında. Ferhat dünyayı dolduracak öyle bir feryattır ki, içine işlemiştir günümüz insanının, yoksa günümüz Ferhat’ları kurabilirler miydi büyük kent varoşlarında o “Sanayi Mahalleleri”ni? Hem canım o Ferhat, aşkdaşı Emrah’la hiçbir yerde olmasa bile bizim Kopdağı’nda hep yaşar: 

“Değişti desinler, küçüldü desinler dünyayı

İri gözlerle ufka bakanları bilirim

Bir Emrah türküsü var Kopdağı’nda

Nineler söylemiş, analar söylemiş, gelinler söyler

..Karşı köyün toprak damlı konağında

Ferhat yine bir dağ deler.” 

Atatürk’ün Fikriye’si hiç fikrimizden çıkmaz öyle değil mi? Ne acıklı öyküdür o. Akengin diyor ki  “Fikriye”  adlı şiirinde: 

“Güzeller hayal içinde izlerken seni

Kimi zaferlerin paşasını diler

Kimi de gönlünün paşasını

Fikriye sabırla sessizce sever

Latife ihtirasla uzatır pençesini.
Yanık Rumeli ezgileri arasında

Buluşur Ankara hüznüyle istiklal ateşi

Zübeyde Hanım namazında duasında

Sadakatte bulunmaz Fikriye’nin eşi.
(..) Paris kaprisiyle dondu bozkır, dondu akşam

Aldı tabancayı tuttu üstüne kalbinin

Demek sen de esir düşecektin Paşam

Dedi kurşun: Cana rakibi handan edersin” 

Akengin, şiir kubbemizde, şehir ışıklarının güç yetiremediği bir koca yıldızdır. Yön ve yol gösterir, büyüler bir fal yordamıyla, tanık tutar peri kızlarını gizli celselerde ve tekmil verdirir, tekmil anılara. Kaldırın kafanızı yeter, neler göreceksiniz neler…

“CELALİYİM CELALİSİN CELALİ”

Cemal Süreya “Celâliyim, celâlisin, celâli” diyor ya, bu öylesi değil, bu halk ozanı Bayburtlu Celâli.

Sufi kelâmında imlâyı devşir

Hiç yaman danışma el incinmesin

Sözü kantara çek, zihninde pişir

Yahşı danış ehl-i dil incinmesin

diye öğüt veren Bayburtlu Celâli…

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk’ün “Benim dedemin mezarı ile onun mezarı yan yana ve ben bu durumla hep gurur duyarım” sözleriyle önemsediği tasavvuf ulusu Celâli.

Behçet Kemal Çağlar’ın “Adım Adım Anadolu”sunun önemli dönemeçlerinden birinde karşınıza çıkıveren ve orada övgülere mazhar olan Celâli.

Ve Erzurumlu Âşık Sümmanî’nin:

Hâfız gider isen Bayburt şehrine

İnşallah dalarsın ilmin bahrine

Sümmanî’den selam aşkın nehrine

Tapşır Celâli’ye emanetimiz

dizeleriyle “Aşkın Nehri”ne benzettiği Baba Celâli.

Yaşam öyküsüne çok fazla dalmayı gereksiz buluyorum; meraklısı alır okur, öğrenir. Ben bu değerli ozanın şiirlerinin tadına bakmanızı istiyorum ve ilk önce çok sevdiğim bir dörtlüğünü yazıyorum aşağıya:

Gedâ’nın (yoksulun) varisi beylerdir desem

Cenneti hacıya hocaya versem

Yolun doğrusunu nâs’a göstersem

Derler ki Celâli yaşamaz burada

Ve halk edebiyatının en güzel örneklerinden biri olan şu dizeleri:

Bayburtlu Celali

Karşı yatan ulu dağlar

Kar tutar bellerin senin

Yazın kışın belli olmaz

Sert eser yellerin senin

 

Suyun bir kumsaldan kaynar

İner düz ovayı boylar

Şarıl şarıl akar çağlar

Serindir sellerin senin

 

Çiğdemin menekşen kokar

Güzeller göğsüne takar

İçinde sunalar bakar

Derindir göllerin senin

 

Dağın çiçekle dolmasın

Umarım yaylan olmasın

Yad ilden avcı gelmesin

Bağlansın yolların senin

 

Celâli der tuzak kurdun

Pusularda sindin durdun

Yahşı yerden yaman vurdun

Kırılsın ellerin senin

 

Böyle bir bilgeden öğüt alınmaz mı? Alalım:

Her bir yüce dağı mesken eyleme

Kış gelince tutar dumana seni

Bağ bitirip anda mesken eyleme

Katar bir gün rüzgâr borana seni

Dedik ki o bir tasavvuf ulusudur, bir bilge kişidir. Aşağıdaki iki dörtlüğü okuyun ve bana hak verin:

Kınamayın beni Hakk’ı sevenler

Rüzgâr esmeyince dal ırganır mı?

Külli boş değildir aşka düşenler

Yağmur yağmayınca sel uyanır mı?

 

Celâli’yi buldu kırklar yediler

Erkânı öğretip hizmet verdiler

Haşre dek bu çarkı çevir dediler

Sormadım ki buna kol dayanır mı?

MUSALLA TAŞINDA DA ŞİİR

Celâli, Bayburt’un Tahsini köyündendir. Çobanlık etmiştir o köyde. Yokluk içinde hayat sürmüş, kendi deyimiyle “Üç kot arpa beş kot çavdar ekmiş” onunla geçinmeye çalışmıştır.

Celâli’nin ününü artıransa ölen karısına yazdığı şiirdir. Bayburt yöresi halk edebiyatı araştırmalarının kaynak kişisi durumunda olan eski milletvekili rahmetli Ekrem Ocaklı’dan dinlediğim (Ocaklı babamın halasının oğludur) bu şiirin öyküsünü sunmak istiyorum Eskimiyen okurlarına:

Yokluğu paylaştığı, derdini çok çeken karısının ölümü çok sarsmıştır Celâli’yi. Karısının tabutu musalla taşına konur, cenaze namazı kılınır, helallik alınır, Celali seslenir Hoca’ya:

-Hoca dur hele, sıra bende, karıma diyeceklerim var!

Hoca, başkası olsa tersleyecektir. Fakat bilir Celali’yi, Sünür medreselerinde dini bilimler tahsil ettiğini bilir, bir gönül adamı olduğunu bilir, boynunu büker, “Peki” der.

Celâlî “Ağıt” adlı şu şiiri doğaçlama olarak orada söyler:

Ev bark etmek için tenli mereği (1) 

Düzüp koşmak idin tepir (2) eleği

Şu kavdan yaptığın tecir tereği

Divan-ı Bâri’ye (3) yadigâr götür

 

Elinde ördüğün çöpür ağını

Kâhan (4) eylediğin kelem (5) bağını

Şu kabal (6) biçtiğin sap orağını

Al ulu Tanrı’ya bergüzar (7) götür

 

Yetim gömleğini diken iğneyi

Her gün yal verdiğin topal ineği

Ayran topladığın şu ak küleği (8)

Mahşer yığnağına sakla, sar götür

 

Üç kot arpa, beş kot çavdar ekerdik

Kesmik (9) ekmeğine hasret çekerdik

Namertlere ağu merde şekerdik

Sözünü tekrar et iftihar götür

 

Ele kısmet balsa bize pay taştı

Yokluktan derdimiz deryalar aştı

Açlıkla uğraşmak hayli savaştı

Çektiğin mihnetten ah ü zâr (10) götür

 

Yetim kalmış idin emzik tavında

Gamınla kardeştin gençlik çağında

Bir gül yeşertmedin vuslat bağında

Gönül yaraların beraber götür

 

De ki Kadir Mevlâm bize ilişme

Dünyada sızıyan çıbanı deşme

Celâli Baba’dan sorma, söyleşme

Bu dertli çobandan selam var götür

1-Nemli samanlık, 2-Tahta tepsi, 3-Tanrı katına, 4-Çapa, 5-Lahana, 6-Götürü ücretle biçilen tarla, 7-Armağan, 8-Tahta kova, 9-Samanla karışık buğday başağı, 10-Sesli ağlama

BAYBURTLU ŞAİRLER VE NAZÎRELER

Bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı biçim, vezin, uyakla/ayakla yazılan şiire deniyor nazîre. Divan edebiyatı nazım türü olmasına karşın, halk edebiyatında da bu şiir tekniğinden yararlanılmıştır. Kelime Arapça “eş, değer” anlamlarındaki nazir’den gelir. Örnek alınan şiire model şiir (zemin şiir), yeni yazılmış olana nazîre; yapılan işleme ise tanzîr denilmektedir. Nazire geleneği Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. İranlı şairler nazireye “cevâb” adını verirler.

“Halk Edebiyatında en çok nazire, Bayburtlu şairler arasında olmuştur” dersek, abartmış olmayız. 150 yıllık bir dönemde üç ayrı kuşakta yaşam süren, Bayburtlu Zihnî, Bayburtlu Celalî ve Hicranî arasında çok hoş nazireler olmuştur.

Zihnî’nin “Vardım ki yurdumdan ayak göçürmüş/Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı” dizeleriyle başlayan o ünlü koşmasına benzer bir koşması daha vardır ve buna Celalî ve Hicranî’den nazireler gelmiştir.

Sırayla görelim bu şiirleri:

ZİNHÎ:

Yıkmış çadırları göç etmiş Leylâ

Vardım ki boş kalmış yar otakları

Dağı mesken etmiş biçâre Mecnun

Akıtmış gözünden kan ırmakları

 

Zeyd ile gönderdim Leylâ’ya nâme

Dedi iy’getirdin ağyârı kâme

Akibet yâr oldun İbn- Selâma

Neyledin ettiğin o misakları

 

Zihnî’yim akıttın dîdem yaşların

Yedi yıl bekeldim bulak başların

Dağıt bu derneği, sav savaşların

Bozuldu kabail ittifakları

 

CELÂLÎ:

Çekmiş gam kervanın yük tutmuş Leylâ

Gözüne aldırmış pek ırakları

Vardım ki oturmuş hicran köşküne

Dağıtmış başından hep çırakları

 

Mecnun gözyaşına derya dedikçe

Her katresi birden Mevla dedikçe

Sevda çöllerinde Leylâ dedikçe

Arşa direklenmiş aşk ocakları

 

Biz söze aldattı şeydâyı Leylâ

Yedi yıl bekletti sahrayı Leylâ

Bilmezdi Celâlî Leylâ’yı Leylâ

Sevdadır kaynatan bu nifakları

 

HİCRANÎ:

Vardım dost bağına el çekmiş bağban

Dolanmış bülbülün dert ortakları

Ah çeker sümbüller çiçekler vîrân

Hâr ile horlanmış gül budakları

 

Baykuşlar oturmuş hicran köşküne

O dilber bakmadı garip düşküne

Eğilip yüz sürdüm yar eşiğine

Belki değmiş ola gül ayakları

 

Hicranî’yem duydum yaman halların

Yedi yıl gözledim Halep yolların

Dağıt kalbindeki kıyl u kâllerin

Günbegün artmakta bu merakları [1]

Bayburt’un son dönemlerde yetiştirdiği en büyük şairlerden biri olan Yahya Akengin, Bayburt’un 1989 yılında il olması dolayısıyla yazdığı o güzel şiirine, Zihnî’nin yukarıya aldığım şiirinin iki dizesi ile başlar. Bu şiirin ilk ve son kümelerini de güncel nazire gibi değerlendirip sunmam gerek:

Düşlerimin zor geçitleriydi

Kop’lar, Zigana’lar, her gün bir

Leyla’nın göçüp

Bir hasretin tutuştuğu seneler…

Kanatlarında suskun müjdeler

Dolanırdı Çoruh boylarında turnalar

(…)

Kursun çadırları artık otursun Leyla

Söylensin otağında vuslat türküleri

Bir yanı gümüş diyarı, bir yanı yayla

Atlaslarda açan yeni bir çiçek

Gören gözler Bayburt diyecek

Celâlî’nin ustalığını sergilediği üç dörtlüklük bir güzel şiiri daha vardır ve Hicrânî’den nazire gelmiştir bu şiire:

CELÂLÎ:
Karadeniz olsa âşıkın aşkı
Yüksektir yaylamız taşamaz burda.
Bir yiğit ne kadar kahraman olsa
Karlı dağlar vardır aşamaz burda

Lutf eyle sevdiğim sana yazıktır
Sen bir dilbersin ki menendin yoktur
Bar veren ağacı ırlayan çoktur
Keserler kökünden yaşamaz burda

Gedânın vârisi beylerdir dersem
Cenneti hacıya hocaya versem
Yolun doğrusunu nâsa göstersem
Derler ki Celâlî şaşamaz burda.

 

HİCRANÎ:

Tellal olup gezse kahraman-ı aşk
Ağırdır metaım satamaz burda.
Altın kantar gümüş çengel takılsa
Cebel-i lokum var tartamaz burda

Kerem kıl sevdiğim peçeyi kaldır
Bilinmez kıymetin sarrafın boldur
Karanfil aşlasan, derler çalıdır
Çürütür toprağı tutamaz burda

Hakikat yolunu nâsa dünyada
Müstakim babından göstersin yad’a
Konup gül dalına versem hoş sada
Derler ki Hicranî ötemez burda.

 

Evet bu şiire bir nazire de ben (BAYBURTLU CAZİM GÜRBÜZ) yazdım. Onunla bitireyim:

Ünü büyük olsa, dünyalar kadar

Sıra-saygı vardır şişemez burada

İçsel yorumları yapamayanlar

Sırlar çıbanını deşemez burada

 

Eller hem yakarır, hem emek verir

Diller hem öz verir, hem yürek verir

Evler hem tuz verir, hem çörek verir

Helal şarttır, haram pişemez burada

 

Çözümün yerinde yeller esemez

Ezilenler birbirine küsemez

Sırtı kalın rızkımızı kesemez

Arkasızlar açık düşemez burda

 

Bayburt şiirinde biz de varızdır

Türk şiirinde varızdır, Bayburt şiirinde de… Dört şiir kitabımız var ve hâlâ edebiyat dergilerine ürünler vermekteyiz. Daha fazlasını dememe gerek yoktur, insanın kendisini anlatması da pek zordur. Biz Bayburt üstüne yazdığımız şiirlerimizden bir buket sunalım. Kimin hoşuna giderse koklayıp ansın Cazim Gürbüz’ü.

BAYBURT ÖZGELENMESİ

İncecik yolunda çift sıra dost

Kavaklar telli uzun.

İncecik yolunda kavaklarla birlikte ezgilediğim

Bir türkü vardı “şen ol”unu sevdiğim

 

Yarım asırlık bir müzmin hüzündür o türkü şimdi 

Acılarım açılarım oldu olalı

Artçı artçı sarsılırım

“Sende nem kaldı”sıyla.

 

İncecik yolunda şimdi yalan

Hayalimde hâlimde bir kızıl elma olduğu

Öyle özgelenmişim ki

Sokakta herkes el

Mezarlık hepten tanış.

Can sıkıntım çift yönlü

İçimden dışıma ılgar

Dışımdan içime dörtnal.

 

Şehreküstülere çoğul ekleri

Gurbetteki sıladır hemşeri öbekleri

Gurbetteki sıla, üvey sıla sayılır

Peki ya sıladaki gurbet?

O hüsran çarpı hüsran…

Garipliğinizi sılada vursalar yüzünüze kalabalıklar

O zaman görürdünüz.

 

Vardığımda

Bütün duygularım özlemdi orada

Bütün sözlerim deyiş

Bütün izler umduğuma, bütün ufuklar seziş

Onca bütünü bir büsbütün siliyordu Tanrım, bu nasıl iş?

 

Olmayan ve arayan biri

Ben’den ayrı gezen ben    

Eski sözler ve eski yüzler arıyor

Yarenlik bulursa hemen alıyor.

Söz üstüne kurulan bu diyardan sözde mi göç eyledi?

Evvel zaman içinde

El üstünde tutulurdu nüktedanlıklar 

Şimdi bu söz bilmezlikler neyin nesidir? 

 

Bayburt’un o eski ve ince yolunda

Kavaklar boyu devrilesi

İhbar ihbar esmekte Balhar

Türkülerin ağzı da bir bozulmuş ki sormayın gitsin.

 

BAYBURT ÖVGÜLEMESİ

Ufkundan uzağım ama ufkumsun

Gürül gürül çağıl çağıl nutkumsun

Ak alnım, dik başım, övünç tutkumsun

          Beyrekli, Korkutlu, Zihnili şehir

          Vadinin içinde ninnili şehir

 

Şu makat başında oya ve nakış

Şu pınar başında ehramlı bakış

Şu tandır başında bilmece yarış

          Masallı, meselli, nükteli şehir

          Haritada ufak noktalı şehir

 

Tel helvası çektik şendir hanemiz

Gendime pilavı tespih tanemiz

Yatsılık yemesi özgün töremiz

          Darğun’lu, Kokoç’lu, Kurut’lu şehir

          Kavurma, basdurma, tiritli şehir

 

Davul zurna iki gönül çağırır

Türküler var yüzyılları çığırır

Ağlar Baba gözyaşıyla yoğurur

          Dergahlı, kümbetli, türbeli şehir

          Kervan yollarında heybeli şehir

 

İmarette ocak, Kale’de kapu

Kopuz’da Türk mührü, Manas’ta tapu

Kop’ta bir anıt var, bir kutlu yapı

          Sebilli, kubbeli, kuleli şehir

          Seferberlik görmüş çileli şehir

 

Sünür’de medrese bilim otağı

Loru’da kolbaşı yakmış çerağı

Şehit Osman, Genç Osman’ın sorağı

          Alperen, Akıncı, Akkoyun şehir

          Tanrı dostlarıyla kol-boyun şehir

 

Soğanlı’da gürler, yağar eserim

Hasret doruğunda vuslat beslerim

“Kuru kuru kurban” deme küserim

          Bağlınım gönlümde gözesin şehir

          Şairin dilinde dizesin şehir

 

BAYBURT ÖZLEMİ

Bu toprak benim

Beşik kertme sevdiğim.

İlk ninniyi duyduğum

İlk gücümle doğrulduğum

Töresiyle yoğrulduğum Bayburd’um.

 

Anamın ehramında

Babamın dilindesin.

Yavan çorba, haşıl, lor dolmasında

Nenemin çeyizlik kilimindesin.

Türküler söyler “vasf-i hâlini”

Elim kulağımda türkülerdesin.

 

Dedem Korkut’tan Dede Paşa’ya

Sorup söyleşirim Baba Celâli.

Zihnî’nin “Of”u, gurbet çilesi

Benim de başımda Koca Hicranî

 

Bayburd’um ata yurdum

Alıştığım gurbette özleminle doluyum.

Gönlüme hele bir düş

İçimden çığlar kopar

Kop’takine eş.

 

Köküm, kütüğüm Bayburt

Çoruh’la beni bir tut.

Göçse de her an gurbet illere

Çoruh Bayburtludur.

Gürül gürül akıp giden

Yürekleri yakıp giden

Tükenmez bir Bayburtlu.

 

VE ‘AKŞAMÜSTÜ’ İLE GELEN BİR HANIM ŞAİR: NURAN GÜLER

Bayburt’tan hiç hanım şair çıkmamıştı. Bu benim için de birçok edebiyatçı için de üzüntü kaynağı idi. Bu üzüntümü gideren isim aynı zaman da iyi de bir ressam olan Nuran Güler Hanımefendi oldu.

Kalem ve fırça aynı insanın elinde olursa; o insan bakmayı, görmeyi, çizmeyi, yazmayı, sezmeyi, yorumlamayı biliyorsa, nitelikli ürünler çıkması kaçınılmaz olur.

Nuran Güler’i ben ressam yönüyle bilirdim, sonra şiirleri çıktı karşıma sosyal medyada. Şiirin zor beğeniri olan ben, beğendim onları.

Ve şimdi bir kitabı çıkageldi bu değerli yerdeşim Hanımefendi’nin. Kitabın kapağında Nuran imzalı bir resim, içi de o imzaları taşıyan resimlerle süslü. Kuşe kâğıda pırıl pırıl renkli baskılı bir kitap.

Şiir ve resim… Birbirini çoğaltan, güzelleyen, birbirini daha çekici biçimde sunan iki sanat. Nuran Güler’in ressamlığının şiirine bu bağlamdaki yansımaları kendini hemen ele veriyor. Şairin izleklerinden yakalıyoruz bunları: Mevsim ve doğa genellikle… Ve imgeleri de bu izleklerden esin almış: Sonbahar, ilkbahar, yaz, güneş, çiçek, böcek, kuş, gölge, ağaç… Ve renkler… Tuvale yansıdığı ölçüde ve tonda, şiirine de yansımış Nuran Hanım’ın…

Kimileri resmi şiire ya da şiiri resme katıyor (hatta karıştırıyor da), Nuran Güler’inki öyle değil, şiir de resim de olması gereken yerde ama birbirleri ile iletişim ve etkileşim durumundalar.

E artık ara vereyim kitabı anlatmalara, şiirinden örnek verelim şairimizin. “Deniz ve Şiir” diyelim. Benim en beğendiğim şiir bu oldu bu kitaptan:

“mavi bir şiir yaz bana deniz

nasıl gökyüzü ile göz göze geldiniz

uzaklarda çok uzaklarda

nasıl birleşti elleriniz?

 

beyaz bir şiir yaz bana deniz

ne zaman dalgalarınla kıyıda dans ettiniz

kayalarda sarp kayalarda

kime ne dediniz hangi şarkıyı dinlettiniz?

 

kırmızı bir şiir yaz bana deniz

neden yakamozlarınla dolunaya şarap içirdiniz

akşamlarda mor akşamlarda

neden kanıma girdiniz?”

 

Ve 12. sayfada bir Eylül şiiri… Aslında Eylül şiirleri birkaç tane, hatta birisi “Eylül 1980” adını taşıyor ama ben 12. sayfadaki Eylül şiirini daha çok sevdim:

“güz mü dediniz

eylül mü dediniz

bu yüzden mi dökülmekte mısralarım

o halde her akşam üstü

o salaş şiirhaneye uğramalıyım

o hüzzam şarkıyı dinleyip

sigaramı dumanlamalıyım

şiirhaneci bir şiir daha verir misiniz

içine bir dilim limon

iki nar tanesi

bir tutam özlem katmalıyım

taze hüzün getirmiş deniz

tatmalıyım”

E artık tadılır öyle değil mi? Nuran Hanım, hüznü de seviyor ve şiirine sık sık da katıyor. Bu katmada ölçünün etkisi yok, bir el lezzeti görüyoruz. Hüzün Konaklarına da götürüyor bizleri:

“geçmiş zamanların

beşibiryerde durakları

akşamüstleri

karanlıkla aydınlığın kavuşma anları

buluşup ayrılmalar

anlar

zamanın öğüttüğü

hüzün konakları”

“Kan Revan”ı, “Gül Revan”a ancak bir şair çevirebilirdi. Çevirmiş Nuran Güler:

“bu umut sonu görünmeyen bir kervan

meydanlar gül revan

meydanlar gül revan”

Evet, gül revan meydanlarda buluşalım, şiirde ve resimde daha büyük başarı ve açılımları yakalamasını dileyelim Nuran Hanım’ın.

 

[1] Bu şiirin iki dörtlüğü daha var, onları almadık