Atsız’ın Vahdettin’i ve gerçekler

Atsız’ın her yazdığında keramet arayan, sorgulamasız iman eyleyen Türkçü-ırkçı çevreler iyi düşünsünler, irdelesinler bu yazdıklarımızı…

CAZİM GÜRBÜZ

“Türk Tarihinde Meseleler” adlı kitabında Nihal Atsız, Vahdettin’i allar pullar, aklar ve yücelere oturtur. Okuyalım Atsız’ın kitabının o bölümünü:

Osmanlı padişahlarının en talihsizidir. Bu yüzden kendisine hain damgası vurulmuştur. Fakat hain değil, bütün Osmanlı padişahları gibi vatanseverdir. Veliahd iken Almanya’ya gittiği zaman, batı cephesinde ateş hattı siperlerini gezmiş, herhangi bir umulmadık tehlikeye karşı başını eğmesi söylendiği zaman ‘Türk başı, düşman karşısında eğilmez!’ cevabını vermiştir.

Zeki ve otoriter bir padişahtı. İttihatçılardan nefret ediyordu. Fakat Talat Paşa’yı çok beğenirdi. ‘Talat Paşa, o zümre ile lekelenmemiş olsaydı bu devleti kurtarabilirdik’ demiştir.

Mütarekede, Saltanat Şurası’nı toplayıp, oturumu kısa bir konuşma ile açtıktan sonra, salonu terk ederken yanında bulunan Veliahd Abdülmecit koluna girmeye mecbur olmuş ve gözlerinden yaşlar boşanan padişah ‘Karı gibi ağlıyorum’ demekten kendini alamamıştır.

Niçin İstanbul’u terk edip Anadolu’daki milli hareketin başına geçmediği sorulabilir.

Sultan Vahideddin, bunu yapamazdı. İstanbul’u bıraktığı takdirde, düşmanlar bu şehri bir daha Türklere vermezlerdi. Şehzadeleri de milli hareketin başına yollayamazdı, İngilizler bunu bahane ederek kendisini atmaları ve askeri işgal altındaki İstanbul’u siyasi ve ebedi olarak işgal etmeleri mümkündü. İstanbul’u ve hanedanı kurtarmak için baskılara katlanarak oturmuş ve Anadolu’daki harekâta başlamaları için güvendiği kumandanları göndermiştir. Kâzım Karabekir Paşa’yı kabul edip de bütün ümitlerin genç paşalarda olduğunu söyledikten sonra, Anadolu’ya daha kimlerin gönderilmesini tavsiye edeceğini sormuş; Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın adını söyleyince, bunu memnunlukla karşılamış, zaten kendi yaveri olan Mustafa Kemal Paşa’ya büyük güveni olduğu için, onu huzuruna çağırıp konuşmuş ve Anadolu’ya gidip teşkilat kurması için kendisine 40.000 altın vermiştir. Bu paranın büyük kısmı, eskiden beri beslediği yarış atlarını satmak suretiyle elde edilmiştir. Vahideddin, iyi bir binici ve aynı zamanda da fıkıh bilgini idi.

Daha sonra milli harekete karşı takındığı tavırlar, hep, İngilizlerin baskısı ile olmuştur. Bunun hiçbir fiili değeri olmadığını ve İngilizleri yatıştırmak için başka çare bulamadığını, gurbet yıllarında, büyük kızı Ülviye Sultan’a söylemiştir.

Gurbet felaketine büyük bir metanetle dayanan VI. Mehmet, kendisini tahtından eden Mustafa Kemal Paşa aleyhine hiçbir söz söylemediği gibi söyletmemiştir de. ‘Bunu ileride tarih halledecektir!’ demiştir.

Son günlerinde, Ülviye Sultan’a artık vatana dönemeyeceğini söyledikten sonra: ‘Siz dönünce benim bir vatan haini olmadığımı anlatın’’ demiştir.

  1. Mehmet’in iki yanlışı vardır: Biri Damat Ferit Paşa’yı birkaç defa sadrazamlığa getirmesidir. Bunu anlamak güçtür. Çünkü Damat Ferit’ten nefret ettiği malumdur. Onu İngilizlerin baskısı ile sadrazam yapmış olması mümkündür. Bu Damat Ferit Paşa, zekâsının kıtlığı ve şahsi kinlerini önet atması yüzünden devletin işlerini çıkmaza sokmuş; Sultan Vahideddin’in de felaketini hazırlamıştır.

İkinci yanlışı İngilizlere sığınmasıdır. Hayatını tehlikede gördüğü için böyle yaptığı muhakkaktır. Hayatını tehlikede olan insanların her çareye başvurması da tabiidir. Fakat, Osmanoğulları gibi yüzlerce yıldan beri ölümle kaynaşmış ve onu bir sevgili gibi bağrına basmaya alışmış bir hanedanın temsilcisi olarak Sultan Vahidedddin’in ölümden korkması kendisine yakışmamıştır. Bununla beraber, bu meseleler henüz objektif bir tarih görüşüyle incelenmediği için, bugünlük daha kesin bir hüküm verilemez. Şimdide varacağımız sonuç şudur: Yanlışları ne olursa olsun, Sultan Vahideddin bir hain değildir ve olamaz da… Çünkü o bir Osmanoğlu’dur.

Cumhuriyet devrinde kurulmuş cumhuriyetçi bir bilim kurumu olan Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı, Sultan Vahidedddin’in başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi’nin hatıraları olan ‘Görüp İşittiklerim’ adlı eser, VI. Mehmet’in tarih mahkemesindeki beraat kararıdır.”

ATSIZ’IN PALAVRALARINA YANIT

Atsız’ın yazısının başına aldığı o iki asılsız, tutarsız, palavra iddiaya ben yanıt vereceğim önce ve sonra Atsız’ın öteki savları ve sallamalarına karşı gerçekleri, hem de birçok kaynaktan derlenen, süzülen, arınmış gerçekleri Osman Selim Kocahanoğlu’nın “Atatürk Vahdettin Kavgası” adlı kitabından alıntılayarak vereceğim.

Eveet Alamanya’da “Başını eğ, mermi yersin veliaht Vahdettin Efendi Hazretleri” denmiş de, demişmiş ki: “Türk başı, düşman karşısında eğilmez!” A Atsız Efendi, o Vahdettin Efendi’nin veliaht iken de, sizin deyiminizle Vahdettin Han iken de başı hep düşmanlar karşısında eğilmiştir. Yahu hayatında bir kez bile dik duramayan adamı “bir yiğit adam, dik adam” gibi takdim etmek, hangi hastalıklı, saplantılı düşüncenin eseridir?

Saltanat Şurası’nı toplamış da, orada görüşülenler çok zoruna gitmiş de, ağlamış da, sonra da demiş ki “Karı gibi ağlıyorum.” Eee bunun nesi övünülecek bir durumdur Eyy Atsız ve Atsız’ın yandaşları?! Usuma o Endülüslü Hükümdar ve annesi geliyor, hani ülkesini terk ederken, dönüp yurduna bir bakar ve ağlar o hükümdar, yanında bulunan annesi “Ağla hain ağla” der “Erkek gibi yurdun için savaşamadın, şimdi kaçarken kadın gibi ağla!”

Şimdi artık Kocahanoğlu’nun kitabından Atsız’ın öteki savlarına yanıtları verebiliriz:

1-Vahdettin’in soylu atlarını satarak Mustafa Kemal’e verdiği iddia olunan altınların gerçek öyküsü:

Ne diyordu yukarıda Atsız, bir anımsayalım: “Mustafa Kemal Paşa’ya büyük güveni olduğu için, onu huzuruna çağırıp konuşmuş ve Anadolu’ya gidip teşkilat kurması için kendisine 40.000 altın vermiştir. Bu paranın büyük kısmı, eskiden beri beslediği yarış atlarını satmak suretiyle elde edilmiştir.”

Öyle midir acaba? Açalım Kocahanoğlu’nun kitabının 269 ve 273’üncü sayfalarını, okuyalım hele:

“Sarı altınlar ve soylu atların hikâyesi:

Saltanat dinciliğinin bir spekülasyonu da Mustafa Kemal, Samsun’a gönderilirken, Vahdettin’in şahsi servetinden yüklü miktarda yardımda bulunduğudur. Harbiye Nezaretinin mevzuatı gereğince müfettişlik karargâhı için tahakkuk ettirdiği maaş ve harcırahlar dışında, Vahdettin şahsi servetinden yardım edesiymiş. Bunun miktarı kimine göre 40.000 altını kendi kesesinden olmak üzere 60.000 altın ve 400.000 kâğıt paraya kadar uzanır. O gün için bu para bir saray yaptıracak servettir. Vahdedddin’in İstanbul’dan kaçarken yanında 35.000 veya 70.000 sterlin (8300 altın) götürdüğü kabul edilirse, bu kadar servetinin olmadığı görülür.

Daha önce belirtildiği üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya tayini 30 Nisan 1919’da resmileşmiş olup, o da 23 kişilik müfettişlik karargâhını belirleyip harekete hazır olduğunu Harbiye Nezaretine bildirmişti. Harbiye Nezareti karargâhın maaş ve harcırahlarını hesap ederek 12 Mayıs 1919 tarihinde bir yazıyla sadarete bildirmiş, durum Meclis-i Vükelada görüşülerek aşağıdaki karar alınmıştır:

MECLİS- VÜKELA MÜZEKARATINA MAHSUS ZABITNAME

Sıra No:268

Tarihi: 1 Haziran sene 1335 (1919)

Tebliğ Olunduğu Devair: Harbiye, Maliye

Tebliğ Tarihi: 2 Haziran 1335 (1919)

Hülasa-i Meali: Dokuzuncu Ordu-yu Hümayun Kıta’atı Müfettişliğine tayin kılınan Mirliva Mustafa Kemal Paşa ile refakat ve maiyyetinde bulunanların tahsisatı ile harcırahları gibi istihkak-ı nizamileri Harbiye bütçesinden verilecek ise de heyet-i mezkureye umur-ı askeriyeden ma’ada eşkıya takibatı vesaire gibi bazı vezaif dahi tahmil edildiği cihetle, seyyar olarak ifa-yı vazife edeceklerinden dolayı bazı mesarif ihtiyarına mecbur olduklarından ve tahsisat-ı nizamiyelerine ilaveten nısf-ı maaşları nisbetinde zamaim icrası muvafık görülmekte ise de, büdçede buna karşılık bulunmadığından bahisle bunların tahsisat-ı şehriyelerinin nısfı olan elli yedi bin iki yüz altmış dokuz kuruşun masarif-i gayri melhuza tertibinden tesviyesi lüzumuna dair Harbiye Nezareti’nin 13 Mayıs sene 1335 (1919) tarihli ve 1/2673 numaralı tezkiresi okundu:

Karar: Zikrolunan meblağin tertib-i mezburda tesviyesi hususunun Maliye Nezaretine işarı ve Harbiye Nezaretine işarı ve Harbiye Nezaretine malümat itası tezekkür kılındı.

Müfettişlik Kararının Yorumu:

Müfettişlik karargâhının maaş ve harcırahları Harbiye Nezareti bütçesinden üç aylığı peşin olarak tahakkuk ettirilmiştir. Müfettişlik, askeri vazife dışında ayrıca eşkıya takibi gibi seyyar hizmeti de göreceği için personel maaşlarına %50 nispetinde zam öngörülmüştür. Bu miktara isabet eden 57.269 kuruşun Harbiye Nezareti bütçesinde bulunmadığı görülünce, tahsisatı gayr-ı melhuza (örtülü ödenek) tertibinden ödenmesi önerilir 13 Mayıs 1919 tarihli Harbiye Nezareti yazısı 1 Haziran 1919 tarihli vükela kararı ile sonuçlandırılır. Karar, personelin nizami/normal maaşları dışında fevkalade hizmetler için öngörülen %50 zamların tutarını kapsamakta ve Harbiye Nezaretinin gayr-ı melhuzadan ödenme teklifi kabul edilmektedir. Heyet-i vekilenin bu kararı, Mustafa Kemal, Havza’da iken alınmış, ancak Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 8 Haziran şifresiyle Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesini istemiştir. Ardından Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey yerine Ali Kemal, Dahiliye Nazırı olunca, vilayetlere Mustafa Kemal’in dinlenmemesi için tamim göndermiştir. Şu halde hükumet kararında belirtilen ödeneğin gönderilmesi de kuşkulu hale gelmiştir. Kısacası bu paranın transfer edilip edilmediği konusunda elimizde net bilgi yoktur.

Diğer yandan Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in örtülü ödenekten yaptığı 28.000 liralık harcamalar 16 Eylül tarihli Vakit Gazetesinde liste halinde yayınlanmış ve 6000 liranın ‘bizzat ve bila bedel’ kaydı düşülerek makbuzsuz elden verilmesi eleştirilmiştir. Mustafa Kemal’e verilen paranın bu meyanda olduğu tahmin edilebilir. 19 Eylül 1919 tarihli Akşam Gazetesinde çıkan “Tahsisat-ı mesture” başlıklı haberde ise, Mehmet Ali Bey’in ‘Bu hususta açıklama yapmanın tahsisat-ı mesturenin hikmet-i vücuduna mugayirdir’ dediği açıklanır.

Gelelim verildiği söylenen 40.000 altın hikayesine. Vahdeddin 40.000 altınlık bir serveti Mustafa Kemal için gönülden bağışlamış olsaydı, bunu Hicaz Beyannamesinde öğüne öğüne söyleyebilirdi. Uzmanların hesaplarına göre; 40.000 altının gram cinsinden ağırlığı (tanesi 7,2 gram) 288 kilo, 400.000 kâğıt liranın ağırlığı da 560 kilo olması lazım gelirdi. Altınlar için standart 72 sandık, kâğıt paralar için de 35 sandık gerekirdi. Bu kadar altını Mustafa Kemal’in Şişli’deki evine, oradan Bandırma Vapuruna, Samsun’a inince iskeleden Mıntıka Palas Oteline kimler nasıl taşımıştır? Mustafa Kemal; Samsun, Amasya, Sivas, Erzurum hattında yolculuk yaparken, Karabekir’den Rauf Orbay’a kadar dost düşman bir Allah’ın kulu bu kadar ağırlığı neden görememiştir.

Başka bir yazar bu spekülasyonlar karşısında gerileyerek, 40.000 altın biraz meşkuk görünse de 40.000 kâğıt lira verildiğini söyler. Delil gösterilen Mediha Sultan’ın oğlu yeğen Sami’nin ifadeler. Dayı ile yeğen arasında geçen sözlere ‘inanmamız’ gerekir. Şöyle:

‘O sırada devlet hazinesi tamamen müttefik kontrolünde olduğu için, Vahdeddin kendi cebinden 30.000 Osmanlı lirasını Mustafa Kemal’e gizlice verdiresi, bunu da ‘Çengelköy köşkünde özel olarak yetiştirdiği cins atları parti parti satarak elde edesiymiş. Atların satışı bir defada değil partiler halinde gerçekleştiği için, ödeme de parça parça yapılasıymış.’[1]   

Gelelim 40.000 liranın teslim işine. Vahdeddin’in yeğeni Sultanzade Sami Bey, Galatasaray’da okuyan oğlunu almak için her Perşembe Beyoğlu’na çıkınca gizlice Pera Palas’ta dayısının verdiği paraları zarf içinde Mustafa Kemal’e teslim edermiş. Teslimat gizli yapıldığı için karşılığında makbuz da alınmazmış. Bu elden teslimat da bir defada değil, parça parça yapılasıymış. Vahdeddin, köşkünde beslenen soylu yarış atlarını parti parti elden çıkardığı için, ödeme de parça parça yapılasıymış. Mustafa Kemal’in ataması 30 Nisan 1919 tarihinde çıktığına göre, atların satışı da bu 15 gün içinde (30 Nisan-15 Mayıs arası) yapılmış demektir. Vahdeddin de paraları bu süre içinde tedarikleyip yeğeni ile Paşa’ya ulaştırmış olur. Mustafa Kemal, üç aydan fazladır Şişli’deki evinde kaldığı halde, teslimat orada değil de Pera Palas’ta yapılır. Böyle komplo senaryolarına da, hesap vermeden kaçanların fedakârlığına da, bu fedakârlığa karşı gösterilen nankörlüğe de, bu dedikoduları ‘inandırıcı kılma’ mantığına da diyeceğimiz yoktur!?

Mustafa Kemal gerek hattı hümayun gerek altınlar konusunda tek kelime etmemiştir. Bu nankörlüğü Vahdettin’e bir şeref payı bırakmamak için mi yapmıştır? Mustafa Kemal yolculuk boyunca hatta TBMM açılış nutkunda bile padişahı düşman esaretinden kurtarma iddiasını dile getirmiştir. Ancak hiçbir yerde hattı hümayunu kullanmaması, altınları bol bol harcamak varken Sivas’ta çay şeker parasına muhtaç kalmaları mantıkla açıklanamaz. Bütün bunlar ortada ve Vahdeddin’in sonraki davranışlarıyla çelişirken, bunlara sadece komplo mantığı inanabilir.”[2]

2-İngilizlere sığınmasında bile haklılık arayan kafalar ve seccadecibaşı, tütüncübaşı, esvapçıbaşı:

Diyor ki Atsız “İkinci yanlışı İngilizlere sığınmasıdır. Hayatını tehlikede gördüğü için böyle yaptığı muhakkaktır. Hayatını tehlikede olan insanların her çareye başvurması da tabiidir. Fakat, Osmanoğulları gibi yüzlerce yıldan beri ölümle kaynaşmış ve onu bir sevgili gibi bağrına basmaya alışmış bir hanedanın temsilcisi olarak Sultan Vahidedddin’in ölümden korkması kendisine yakışmamıştır. Bununla beraber, bu meseleler henüz objektif bir tarih görüşüyle incelenmediği için, bugünlük daha kesin bir hüküm verilemez. Şimdide varacağımız sonuç şudur: Yanlışları ne olursa olsun, Sultan Vahideddin bir hain değildir ve olamaz da… Çünkü o bir Osmanoğlu’dur.”

“Objektif tarih görüşüyle” defalarca incelendi oysa. Adam karılarını İngilizlere emanet ediyor yanına kendisini Avrupa’da yıllarca geçindirebilecek kadar para alıyor ve İngiliz gemisine biniyor. Peki yanında kimler var? İşte yanında götürdüğü kişiler ve görevleri:

Şehzade Ertuğrul Efendi

Mabeynci Ömer Yaver Paşa

Sertabip Reşat Paşa

Musahip Zenci Mazhar Ağa

Tütüncübaşı Kayserili Şükrü

Seccadecibaşı İbrahim

Esvapçıbaşı İbrahim

Berberbaşı Mahmud

Kayınbiraderi Kaymakam Zeki Bey

Tütüncübaşı, Esvapçıbaşı, Seccadecibaşı ve Berberbaşı… Bu başların işi ne idi derseniz, tütüncübaşı tütünü sarıyor, esvapçıbaşısı üstünü giydirip dikiyor, seccadecibaşı da vakit namazlarında seccadesini seriyordu. Bu seccade seren İbrahim, Vahdeddin’in eşleri San Remo’ya daha sonra geldiklerinde, Vahdettin’in Türk asıllı eşi Nevzat Hanım ve Nevzat Hanımla birlikte oraya giden Nesrin Hanım’a göz koymuştu. Kaş göz işaretleri ve mektuplar ile mercimek fırına verilmiş iken, Vahdettin mektupları yakaladı ve Seccadecibaşı İbrahim’i derhal villadan uzaklaştırdı.

3-Hain nasıl oluyor ki?

Son tahlilinde bir hüküm tümcesi ile diyor ki Atsız: “Şimdide varacağımız sonuç şudur: Yanlışları ne olursa olsun, Sultan Vahideddin bir hain değildir ve olamaz da… Çünkü o bir Osmanoğlu’dur.”

Mantığa bakınız, Osmanoğlu ise hain değildir. İngilizlere sığınsa da hain değildir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını hain ilan edip haklarında katli vaciptir fetvaları çıkartsa da hain değildir, Kuvayi Milliye’ye karşı Kuvayı İnzibatiye’yi kurup ülkeyi kurtarma mücadelesine darbe vurmaya yeltense de hain değildir, Sakarya Meydan Savaşı’nın sürdüğü günlerde sarayında beşinci karısı ile gerdeğe girse de hain değildir, 31 Temmuz 1922’de (Yani Büyük Taarruzdan 26 gün önce) Yunanlılarla anlaşarak Ege’de bir İyonya devleti kurdurma girişimine olur verse de, Sevr Antlaşması’nı yapsa da hain değildir…

Haindir bal gibi haindir, hainin Allahıdır hem de… Hainin alnına mı yazacak hain diye ya da hain “Ben hainim” mi diyecek…

Atsız’ın her yazdığında keramet arayan, sorgulamasız iman eyleyen Türkçü-ırkçı çevreler iyi düşünsünler, irdelesinler bu yazdıklarımızı…


[1] Murat Bardakçı-Şahbaba

[2] Sina Akşin-İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele