Eskimiyen

ANAYASA MAHKEMESİ, ADALET VE SİYASET

Hep söylüyorum, tanrısal inanışa göre de bilimsel kurallara göre de başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. Her iktidar gibi, bir gün bu iktidar da yok olacak, sona ulaşacak.

CEM BAYINDIR

Napolyon Bonapart yenildikleri Waterloo Savaşı sonrası, emrindeki komutanlardan Le Rougeaud lakaplı Mareşal Michel Ney’e savaşı neden yitirdiklerini sorar. Komutan Ney: “Çok neden var sayın Napolyon” der. Napolyon saymasını ister. “İlki barutumuz bitti efendim, ikincisi…” sözünden sonra Napolyon onu susturur. Artık gerisini saymasına gerek kalmamıştır.  

Toplumda ahlak, devlette de adalet böyledir. Çünkü insanı insan yapan “ahlak” bir devleti de devlet yapan en önemli varlık “adalet”tir. Adalet olmayınca ötekilerin olup olmadığının hiçbir önemi kalmaz. Hukuk olmayınca öteki kurum ve erklerin de düzgün çalışması mümkün değildir. 

Adalet ve yargı ile ilgili öyle şeylere denk geliyoruz ki, “Bu kadar da olmaz yahu” , “nasıl olur”, “yoook artık” diyeceğimiz şeyler bir türlü bitmiyor. 19 yılda liyakat sistemi, sınavlar o kadar laçkalaştırıldı ki adaletin de bundan etkilenmemesi olası değildi tabi ki. 

1988 yılından beri içinde olduğum “hukuk” alanı artık anlaşılmaz bir alan, bir kaos bölgesi. Yandaşlar için sorun yaratmayan bu alan, karşıt düşünce sahiplerinin can ve mal güvenliğinin kalmadığı, iktidar karşıtlığının devlete karşı suç gibi düşünülüp, mala el koymaların, tutuklamaların, 10-20-30 yıl hapis cezalarının sıradanlaştığı ürkütücü bir silaha dönüştü. 

Son günlerde de Anayasa Mahkemesi’nin kaldırılması dile getirilir oldu. Olağan ülkelerde, demokrasi yönetilen her ülkede, anayasal bir kurumun kaldırılmasını istemek, onu hakaret, tehdit sözleriyle hedef göstermek anayasal bir suçtur, belki de darbe suçundan yargılanmayı gerektirir. Ama bizde demokrasi o kadar hoşgörülü ki, demokrasimiz o kadar ileri ki parti başkanlarımız, adalet bakanımız bile bundan rahatlıkla söz edebiliyor. 

Anayasa mahkemesinde görev alan tüm yargıçlar günümüz siyasal gücünün belirlediği adlar. İçlerinde benim sınıf arkadaşım da var. Facebook’unda her gün Yeni Şafak”, “Star” gazetelerinden paylaşımlar yapan sınıf arkadaşımı da öteki üyeleri seçtikleri gibi kendileri seçtiler. 

Hatta, bu Anayasa Mahkemesi daha yakın bir zamanda “KHK” ile siyasal gücün anayasanın, yasaların üstüne çıkacak kararlar almasını, dilediği tasarrufu yapmasını, istediği kurumu değiştirip, istediği kurumu kapatmasını, istediği bireyi işe alıp, istediğini işten atmasını ve bunların yargı denetimine tabi olmamasını hukuka uygun bulmuş ve ana muhalefetin başvurusunu reddetmişti. 

Yani yarın siyasal güç “Anayasa Mahkemesi’ni de, ana muhalefet partisini de bir gece yarısı çıkaracağı KHK ile kapatıyorum” dese demek ki hukuka ve anayasaya uygun olacak. 

Şimdilerde ise bu yapısıyla yüksek mahkemeyi bile hedefe koydular ve kendi seçtikleri üyelerin kararlarını da beğenmiyor, açıkça en yandaşını, siyasal güce en bağlısını istiyor olmalılar ki kamuoyunda bunu tartışabiliyorlar. Buna cesaret edebiliyorlar.  

Aslında, 70 yıldır ülkeyi yöneten muhafazakar iktidar partileri, anayasa mahkemesi kararlarını beğenmediklerinde hedef gösterir, bu hukuk kararlarına hemen bir yafta vurur, kararı hemen “ideolojik” olarak değerlendirir “böyle hukuk mu olur?”, “bu karara saygı duymuyorum” gibi sözleri sıklıkla söylerlerdi. Şimdi bunlar kesmedi ki, iş tümden mahkemeyi kapatmaya geldi. 

Öteden beri, bu muhafazakâr siyasetçilerin çoğu, Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının büyük bölümünü işlerine geldiği gibi değerlendirirler. Bu özde, siyasetçinin otoritesini, elinde bulunduğu erki, hukukun işlemesinde de kullanmak istemesinde yatar. 

Gerekçeleri de dünden bellidir: “Seçimleri kazandık, halk bize oy verdi”, “kimse halkın önünde duramaz”, “milli irade” gibi demokrasilerde rastlanmayan düşünceler… Bu oy çokluğuna dayalı siyaset kafası, bilim insanı-hukukçunun, aydınların hukuksal yorumlarını pek önemsemez. 

Buna bir de, her konuda söylenecek söz sahibi olan necip insanımız da eklenince yürütme erkinin, yargıya karşı savaşı bitecek gibi değildir. 

Gerek 1961 Anayasası gerekse yürürlükte olan bugünkü Anayasamızın 6.maddesi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” demektedir. Bu maddenin son fıkrası ise şöyledir: “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”

Artık biz demokrasinin en temel değerlerini bile yitirdiğimiz ve halkımızın da demokrasi algısı alt üst edildiği için, sandıktan çıkan oy çoğunluğuyla, “tüm bir milletin temsil edildiği”, buna karşı gelinmesi durumunda da “milli irade”ye (bugün din, iman, ahlakçılık kavramları da katılarak) karşı gelindiğinin ileriye sürülmesi artık olağanlaşmış bir durum.

Ülkemizde son 20 yılda her alandaki çürüme, yıpratılma hukuku da yıpratmış, yargı sınavları eş, dost, akraba, parti üyesi, ilçe başkanı, il başkanı, kadın kolları başkanı olanların rahatlıkla kazandığı bir sınav haline getirilmiş, dağ taş, paralı üniversitelerin hukuk fakülteleriyle doldurulmuş, tüm hukuksal kurumlara, yüksek mahkemelere seçilecek üyeler siyasal gücün belirlemesiyle atanır biçime getirilmiştir.

Siyasal güç, yürürlükteki Anayasa, yasaları işine geldiği gibi uygulamakta, en temel insan hakları gittikçe budanmakta, demokrasi, genellik, eşitlik, yetkinlik gibi el üstünde tutulması gereken kavramlar sakınılmaksızın çiğnenmekte, yok edilmekte, önemsiz görülmektedir.

1980’lerde, hukuk profesörü Ülkü Azrak “…Öyle görülmektedir ki, Anayasa’yı içine sindiremeyenlerin boy hedefi Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’dir.” gibi önemli ve ciddi bir saptama yapmıştı. 

Günümüzde bizde, verilen kararların hukuksal içeriğine göre değil de “siyasal gücün hoşuna gidip gitmeyeceği” yönünde değerlendirildiğinden, yargı kararlarının hukuksal içeriğiyle değil de “ideolojik” tavırlarla değerlendirilmesi demokrasilerin-uygarlığın işi değildir. 

Hukuksal alanın siyasetin eline teslim edilmesi de halka bırakılması da halkın (milli irade) yüceltilmesi demek değil, halkın hukuk güvencesinin siyasete teslimi demektir.

Anayasal demokrasi devlet yetkisini kullanan tüm organ, makam ve mercilerin bu yetkilerini ancak anayasal çerçeve içinde kalarak yapabilmeleri demektir. Anayasa Mahkemesi’nin öncelikli görevi, kişi hak ve özgürlüklerini korumaktır. Sonraki görevi, siyasal iktidarın çoğunluğa dayanarak ele geçirdiği güçle anayasanın temellerini değiştirmeyi önlemektir. Yüksek mahkemenin üçüncü görevi ise, anayasadaki güç dengesini korumak ve erkler arasında fren ve denge sistemini sağlamaktır. 

Bu yüzden olmalı ki, tüm üyelerini kendileri atamasına karşın bununla da yetinmeyerek, Türkiye’de hukuk devleti kalıntılarının, emarelerinin olduğu varsayılan tek kurum olan Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını istemek, hedefe koymak korkunç bir adımdır. Dile getirmek bile anayasal suçtur.  

Anayasa’nın 11’inci maddesi anayasa hükümlerinin tüm devlet organlarını bağlayacağını söylemesine ve mahkeme kararlarının da devletin bütün organları bakımından bağlayıcı olmasına karşın şimdilerde yerel mahkemelerin bile uymadığı yüksek mahkeme kararlarına, siyasetçilerin bu kurumun saygınlığını zedeleyecek sözlerine, yine bir bakanın, “ben anayasa mahkemesi başkanına bu konulardaki rahatsızlığımı ilettim” gibi tuhaf açıklamasına karşın biliyoruz ki iç hukukta devletin kurumsal yapısının, laik ve anayasal düzeninin sağlanmasında ve yurttaşın bireysel başvurularında gidilebilecek mevcut son hak arama kurumu Anayasa Mahkemesi’dir.  

Hukukta, mahkemeler aykırılıkların saptanıp ortadan kaldırılabilmesi ve adaletin sağlanması için vardır. Hiçbir kurala, yerleşik teamüllere, yasaya, anayasaya uymamak arada uyarmış gibi yapmak nasıl adlandırılır bilmiyorum ama “hukuk” denilemeyeceği kesindir. 

Siyasetin bir grubunda olanlara hukuku uygulamamak, onlar için askıya almak, bir alanı yasasızlaştırma, anayasasızlaştırma, cezasal sorumsuzluk gibi şeyler nasıl olabilir pek bilemiyorum.

Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ ikinci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal, demokratik ve insan haklarına saygılı bir hukuk devletidir” sözünden elde ne kaldı siz söyleyin. 

Sırtını siyasal güce dayamış memur, müdür, öğretmen, gazeteci, parti yöneticisi, kamu görevlisi her kim varsa o arkadaş “milli ve yerli irade” oluyor, devleti yönetenlerin, ümmetin ve cumhurun saygın bir kişisi olarak herhangi bir hukuk kuralına bağlılık duymuyor, rahat oluyor, başına hiçbir şey gelmeyeceğinden emin ve gururlu ve kibirli davranıyor.  

Örneğin, muhalefet partisi liderine söven adam ceza almak yerine genel müdür, kurum müdürü oluyor; dinsel değerlerle dalga geçen yandaşsa büyükelçi oluyor, muhalifse hapsi boyluyor; trafiğin kapatılmasına itiraz eden avukatı öldüresiye döven kolluk görevlisi yargılanamazken, facebookta resim beğenen adam muhalifse soluğu Silivri’de alabiliyor. “Tüm akademisyenleri kendi kanlarında boğarız” diyen kişiye hiçbir şey olmazken, ona itiraz eden akademisyen ceza alabiliyor. Muhalefet partisi liderine yumruk atan sabıkalı bir inek hırsızı gurur duyulacak, muteber bir kişi konumuna yükseltilirken mahkeme süreçlerinden de bir bir sıyrılabiliyor; işvereni, memuru, müdürü, sendikacısı siyasal güce sırtını dayamışsa hukuk ona bir başka gözle bakabiliyor.  

Ömrü, cemaatin bağrında, okulunda, evinde, gazetesinde geçmiş adamlar, siyasetçiler, yazarlar, akademisyenler yüzleri kızarmadan ekranlarda herkesi “Fetöcülük”le suçlarlarken ne kadar rahatlar değil mi? Bir yandaşın yargılanma kaygısı, işe girmek istediğinde, sınavı başaramama kaygısı, akademisyeninin doçentliğinin, profesörlüğünün gelmeme kaygısı, iş adamının vergi indiriminden yararlanmama, hak edişini alamama, ihaleye girememe kaygısı, devlet dairesinde işinin bekletilme kaygısı var mı, Allah için siz söyleyin. 

Yandaş olan bir memurun yükselmeme, iyi yerlere atanmama olasılığı olur mu, örneğin, bir yandaşla sosyal medyada atışsak, kimin sözlerinden cımbızla laf seçilir, polis kimi sorumlu tutar, acaba mahkeme kimi suçlu bulur? Yanıtını siz verin. 

Anayasa’nın 10’uncu maddesi herkesin ayrım gözetilmeksizin yasalar önünde eşit olduğunu yazar ama her nedense, siyasal güçten ayrı düşünenlerin, din düşmanlığıyla, hainlikle, dış güçlerin piyonu olmakla suçlanmasının yanında, hukuk sistemince de korunmadığı, sırtını iktidara dayamış yandaşlara göre can ve mal güvenliklerinin pamuk ipliğine bağlı olduğu son günlerde daha çok söylenir oldu.    

Kısaca, artık, bu siyasal kafadan kurtulma zamanının geldiği ortada, siyasal dincilerin yüz yıldır bitmeyen Brezilya dizilerini aratmayan “mağduriyetinin” artık kabak tadı verdiğini, ellerine geçirdikleri her şeyi tahrip ettiklerini, aşındırdıklarını, tükettiklerini, heba ettiklerini görmüş olmamız gerekiyor. 

Her beceriksizlerinde bundan mağduriyet çıkaran; dışarıda bir Rusya, bir Amerika bir AB savrulan; her olayda, tüm suçu o meşhur dış güçlere, Cehape’ye, İnönü’ye, Atatürk’e atan; sözü dönüp dolaştırıp, ezan susmaz bayrak inmeze, türbana, şapka devrimine dış güçlerle, HDP’yle gizli ilişkilere ve ardından da hakaretlere, küfre, suçlamalara getiren bu anlayış nedense hep mağdurdur, hep zulme uğramıştır, hep haklıdır, hep makbuldür. 

Hep söylüyorum, tanrısal inanışa göre de bilimsel kurallara göre de başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. Her iktidar gibi, bir gün bu iktidar da yok olacak, sona ulaşacak. Bunlardan sonrasını düşünmek de ayrı ürkütüyor beni. 

Benim önerim, bu yıkımı onarabilmek için işi gücü hatta bilimi, bilgiyi, matematiği bile ikinci plana atıp, okullarda çocuklarımıza öncelikle ahlakı, adaleti, iyiliği, utanma duygunu, iyi insan olmayı öğretmemiz gerektiği. Çünkü ahlakı, adaleti, vicdanı düzeltmeden hiçbir şeyin düzelmeyeceği ortada… 

Avukat Cem BAYINDIR 

10.10.2020