Muğla’ya kaçış planınız var mı?

Cennet Muğla en fazla maden alanı ruhsatı verilen ilidir. 641 ruhsatlı maden sahası alanı, Muğla’nın toplam yüzde 27’sini kaplıyor. Bunların 333 adedi orman alanında. Ayrıca yüzde 9,3’ü arkeolojik, sit, kültürel sit ve ÖÇK alanlarında. Diyelim ki, taşındınız, bir köy evi yaptınız, sabah horozun ötüşüyle ‘Mandıra Filozofu’ gibi uyandınız ve baktınız ki yanınızdaki orman yok! İşte kaçış planınız!

 

ALİ HAN EREÖRNEK

Ekonomi, salgın döneminde iş güvencesi olmayan milyonlarca insanın en merak ettiği konulardan biri haline geldi. Tabii haliyle yıllardır kullanılan bir de ekonomi dili var; bu sene, şuna rağmen yüzde şu kadar ekonomimiz büyüdü! Hani araya bir de gayri safi yurtiçi hasılayı da (GSYH) eklediler mi daha bir merak içinde dinleriz.
Nedir bu ekonomik büyüme? Her yıl büyüyoruz da bize ne faydası oluyor?
Bir de yenilerde ekolojik krizle birlikte sürdürebilirlik diye bir kavramı çıkardılar. Sürdürülebilir büyüme deniyor şimdilerde. Doğada sürekli büyüyen bir şey var mı? Oysa mevcut sistemin iç mantığında, “büyüme”nin azınlık için zenginliğin, çoğunluk için de sefaletin sürekli artması anlamına geldiği kanıtlanmış bir şey.(1)

Büyüme denilen olgu; kapitalizmin metalaştırdığı doğayı ve doğaya yabancılaştırdığı emeği sömürerek sermayesine kâr olarak katmasıdır. Bu sömürü sonucunda doğa ekosistemleri zarar görür ve yok olur. Buna bağlı olarak da kürsel ısınma artar. Kapitalizm “en rasyonel sistem” olsaydı, dünya bugün bu durumda olur muydu?(2) Kuşkusuz güvencesiz insanlar için para önemli, ancak çevrenin yok olması zaten insan soyunun sonu demek.

Hükümetler de bu kapitalist safsatalarının uygulayıcısı ve mevcut ekonomik düzenin koruyucusudur. AKP gibi; o da bu ekonomik düzene yol veren ve vahşi çevre katliamlarına yol açan sicili bozuk bir uygulayıcıdır. Tabii kendileri bunu kabul etmez ve her şeyi yine ekonomik büyümeye ve ülke için yaptıkları hizmetlere bağlar. Bunun aksini iddia eden çevre konusunda hassas insanları da ötekileştirirler. Aklıma nedense AKP’nin 2002 yılında iktidar olmadan önce yayımladıkları seçim bildirgeleri geldi. Özetle hatırlamakta fayda var:

“ – Sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık ve demokratik yönetim gibi unsurları da içermektedir. Sadece kişi başına düşen geliri artırmak veya fiziki şartları iyileştirmek kaliteli yaşam için yeterli değildir. İnsanların ekmek kadar, kendilerini gerçekleştirecek özgürlüğe de ihtiyaçları vardır.

Partimizin enerji politikalarının temelini, enerjinin ucuz ve güvenilir bir şekilde temin edilmesi, rekabete dayalı bir enerji piyasası oluşturulması, vatandaşın bütçesindeki yükün azaltılması, çevre ve insan sağlığının korunması oluşturmaktadır.

Söz konusu amaçların gerçekleştirilebilmesi için; yenilenebilir ve alternatif enerji kaynaklarına yönelinecektir; çevrenin korunması amacıyla, temiz enerji kaynakları ve dönüşüm teknolojisinden yararlanılacaktır. Üretim, iletim, dağıtım ve servis sağlamada verimlilik arttırılacaktır.

Dışa bağımlı doğal gazın kullanıldığı enerji santrallerine alternatif veya ikame yatırım olarak, gerekli güvenlik ve çevre koruma önlemleri alınarak, nükleer enerji santralleri kurulacaktır.

– Maden ürünleri üretiminde, çevreye zarar verilmemesine büyük özen gösterilecektir.

– Sürdürülebilir turizmin gereği olarak, turizm alanındaki tüm uygulamalarda doğa-kültürel ve sosyal çevrenin talep ve gereklerini göz önünde bulunduran bir anlayış benimsenecektir.

– Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin üretiminde insan sağlığı ve çevrenin korunması konusunda dünyadaki gelişmeler yakından takip edilecektir.

– Ağır erozyon problemi yaşanan ülkemizde, çevreyi ve sosyoekonomik koşulları göz önüne alan tedbirler devreye sokulacaktır. Erozyon tehdidi altında bulunan arazilerin kalıcı bitki örtülerine tahsisi sağlanacaktır.”(3)

Bu seçim bildirgesini önemseyen ve kanan maalesef birçok kesim oldu, hâlâ kananlar da kuşkusuz vardır. Yap-işlet-devret modeliyle açılan otobanlar, köprüler, madenler, enerji tesisleri vb. malumunuz. Burada AKP’nin çevreye verdiği ve vermeye devam ettiği zararları yazsak bu yazı bitmez.
Şu salgın döneminden kısa bir örnek verelim: İkizdere çevre katliamı halkının direnişi sayesinde kamuoyu tarafından biliniyor ve takip ediliyor. Öncesinde Gökova, Bergama, Hopa, Kaz Dağları direnişleri de basında yer aldı. (İlk aklımıza gelenler Akkuyu vb. gibi onlarca örnek bulunuyor.) Bunun bir de bilinmeyenleri var. Benim de yaşadığım Muğla’ya, özellikle salgın dönemi boyunca ciddi sayıda göç talebi oldu, emlak ve arazi fiyatları birkaç kat arttı. Muğla şu anda Türkiye’nin en fazla maden alanı ruhsatı verilen ilidir. Muğla’daki 641 ruhsatlı maden sahasının alanının, Muğla ili toplam alanına oranı, yüzde yirmi yedi! Bu 641 maden sahasının 333 adedi orman alanında. Ayrıca yüzde 9,3’ü arkeolojik, sit, kültürel sit ve ÖÇK alanlarının içinde. Kısaca diyelim ki buraya taşındınız, bir köy evi yaptınız, sabah horozun ötüşüyle mandıra filozofu gibi uyandınız ve baktınız ki yanınızdaki orman yok! İşte kaçış planınız!

AKP; çevresel zararın yanında, bir de doğal kaynakları ihale ettiği firmalara bol keseden garanti paralar ödemekte ve tabiri caizse yetimin hakkını yedirmektedir. Birde inşaat alanlarının yarattığı çevre tahribatının maliyetini, çirkinliğini bize fatura etmektedirler.

Ülkemizde yaşamsal kaynaklarımız ve insanların maddi durumları bu kadar kötüyken bir avuç azınlığa para kazandıran ve çevreyi talan eden AKP’yi sorumlu tutmak sorunun kaynağını görmezden gelmektir. AKP ve onun gibi dünyadaki yüzlerce siyasi hareket zaten asıl suçluyu gizlemek ve sistemin işlemesini sağlamak adına görevli. Tabii nemalanmak da yaptığı işin karşılığıdır. Asıl sorun bu gidişata dur diyecek, bir bilinç oluşturamamaktır. Bu bilinci oluşturarak bize dayatılan sona karşı çıkabiliriz. Özellikle bu salgın illeti, insanların ve dolayısıyla sistemin bir güvenlik zafiyetini ortaya çıkardı: İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için kendimize bazı sorular sormamız gerekiyor. Herkes kendini güvensiz hissederken kendimizi ve toplumu güvende hissettirecek olan şey nedir? Nasıl mutlu hissederiz ve oluruz?

İyi yaşamı parasal ilişkilerden, sömürenlerden, doğayı ve türleri yok edenlerden kurtularak sağlayabilir miyiz? Esasen bir toplumda insanların, ömürlerini ne kadar sağlıklı, huzurlu, mutlu yaşadıkları önemlidir. Önce bunların sağlanması ve tabii ki yaşamın yeniden üretimi önemli bana göre. Yaşamın yeniden üretimi, başka insanlarla paylaşmakla, politik yaşama aktif katılmakla, düşüncelere dalmakla, hayranlık hissi duymakla, hiçbir karşılık beklemeden bir şeyler yapmakla, boş zamanı hoş zamana çevirmekle, yardımlaşmakla, paylaşmakla, dayanışmayla geçirildiğinde bir anlam ifade eder.(4)

Bize bu güvensizliği yaşatan doğa ve canlı düşmanı, dini para olanlardan kurtulmak da mutluluğa atılmış küçük bir adım olacaktır. Başka bir boyutta cenneti aramaya gerek yok, cennet yaşadığınız bu coğrafyadır, yeter ki küçük adımı atmayı deneyelim.

 

  1. Joe Kovel, Doğanın Düşmanı, Metis Yayınları, s.22
  2. Fikret Başkaya, Eko-sosyalist Paradigma, Yordam Yayınları, s.53
  3. https://www.academia.edu/3382283/Modern_Muhafazakarl%C4%B1k_ve_Liberal_Politikalar_Aras%C4%B1nda_Do%C4%9Fal_Varl%C4%B1klar_AKP_nin_%C3%87evre_Politikalar%C4%B1na_Bir_Bak%C4%B1%C5%9F
  4. Fikret Başkaya, age, s.168

PAYLAŞMAK İSTERSENİZ